Katar Krizine Arap Dünyası Ne Diyor?

23 Haziran, 2017 | Genel Haber | GRTC

Katar krizine Arap basınındaki yazarların bakış açılarını buradan takip edebilirsiniz.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin hazırladıkları tercümeleri kamuoyuna sunuyoruz.

YENİ KATAR PROJESİ

Tarih:17 Haziran 2017

Acaba Katar rejimi ile muamele konusunda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn’in ellerindeki diğer seçenekler neler? Bu ülkeler Katar rejimiyle ilgili her şeyi tükettiler, Katar ile tarihi, coğrafi ve kardeşlik ilişkisi sağlayan tüm araçları kullandılar. Bunu, kardeşlerine karşı hile ve entrikalar kuran bu siyasi grubu durduracak belli bir taahhüt formülüne (boykot maddeleri üzerinde ittifak) ulaşmak için yaptılar. Fakat aynı zamanda Katar rejimi Körfez ülkeleri ile coğrafi, politik ve kardeşlikle ilgili tüm bilgileri, yıkım sabotaj projesinde güçlenmesinin unsurları haline getirmek için kullanıyordu. Katar’ın Suudi Arabistan öncülüğünde Yemen’de meşruiyetin yeniden sağlanması koalisyonuna katılması bunun en çirkin ve en uç boyutudur. Bu katılımının sebebi de o koalisyona nüfuz etme, onu yıkmaya çalışma ve koalisyon projesine zarar vermeyi hedefleyen iç koalisyonlar kurmaktır. Nitekim bu durum İran rejimi ve Husi milisler ile haberleşme ve yazışma noktasına kadar varmıştır.

Katar eski dışişleri bakanının Charlie Rose ile bir röportaj için aynı karede yer alması Katar’ı bu krize bulaştıran esas aktörlere bir çağrıdan başka bir şey değildir. Belki de orada yer alması halkla ilişkiler şirketlerinden birisinin tavsiyesi üzerine olmuştur. Ki Katar rejimi’nin ülkesinin, büyük çevre ülkeler tarafından vurulması kararlaştırılmış ve Katar, ablukaya alınmış mazlum bir ülke, küçük bir kara parçası olduğu imajını yansıtmak için bu şirketlere itimat etmeye başlamıştır. Aynı zamanda bakanın röportajdaki ifadesi açıkça şuna işaret etmektedir: Ulusal Katar televizyonunun haber bültenlerinde yer alanlar Katar siyasetindeki gerçek failler değillerdir. Ne Şeyh Temim ne de onun hâlihazırdaki ekibi Katar siyasetinin yönetimini ellerinde bulundurmaktadırlar.
Öyleyse Katar ile olan bu krizi sona erdirecek senaryo ne olabilir?

Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn’in yanıtları oldukça net ve yorum götürmeyecek şekildedir; Katar rejimi hem davranış hem de eğilim yönünden Körfez dairesine ve 1995 yılı öncesine geri dönmelidir. Bu 1995 yılı öncesi, Katar rejiminin Doha’daki en kötü dönemlerinin başlangıcı ve şuan ki duruma gelmesinin en büyük sebebidir. Yine Katar rejimi tüm bu düşman tavırlarını durdurmalı ve bölgenin güvenliğinde hakiki bir ortak olarak yeni bir suretle ortaya çıkmalı, kendisini zora sokan tüm siyasi ve güvenlikle ilgili durumlar, kurduğu tuzaklar ve yapmış olduğu komplolardan da vazgeçmelidir. Fakat sıkıntı, Katar rejiminin şu ana kadar net bir yanıt vermemesinden ve hala tam olarak ne istediğini, bu krizden nasıl çıkabileceğini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun sebebi ise Katar’ın bölgeye dair çeşitli meselelerde bulaşmış olduğu işlerin derinliğinin, içinden çabucak çıkılası bir durum olmaktan oldukça uzak olmasıdır. Körfezdeki bilge kimseler Katar’ın her işe burun sokmasını takip ediyorlardı ve bu durumun er ya da geç çözülmesi gerektiğini biliyorlardı. Doha her meseleye karşı uzak duruyordu ve bunu mevcut meselelerde aktif aktör olma çabasıyla gerçekleştiriyordu. Ancak görünen o ki Katar aktif olmak ile burnunu sokmak arasındaki farkı bilmiyormuş.

Her çıkmaz, sıkıntı ve müdahale Katar’ı daha büyüğüne sürüklüyor. Yemen, Libya, Mısır, Suriye’de Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ile ve yine Türkiye, İran ve İsrail ile de her meselede bu böyle oldu. Şu an artık Katar’ın barışçıl, huzurlu ve normal bir rolü veya tarafı da kalmadı.

Mevcut Katar rejimi anında Müslüman Kardeşlere desteğini çektiğini ve onlardan uzaklaştığını ilan edebilecek mi? Bu mümkündür ancak Doha’da yeni siyasi isimler ve yüzler olmadıkça Katar’ın bunu ilan etmesi pek de gerçekçi olmayacaktır. Aynı şekilde Katar’ın müdahalesinin görüldüğü diğer meselelerde de durum böyledir. 

Doha’daki siyasi yüzlerin değişmesinin de Körfez ülkeleri ve Mısır tarafından doğrudan kabul edilmeyeceğini biliyoruz. Çünkü bu değişimi Katar rejimi önceden de bir araç olarak kullandı ve bu ona daha fazla siyasi aptallık ve başarısızlık katmaktan başka bir işe yaramadı.

Gerçek şu ki Katar’ın herhangi bir girişimi veya çözümü kabul etmesi mümkün değildir. Fakat bu, Katar’ın müdahalede bulunduğu tüm meseleleri kapsayan gerçek bir imtihana tabi tutulmasından sonra mümkün olabilir. Bu imtihan gerçek icraatlerin olduğu yeterli bir süre içinde yapılmalıdır. Bu hiç kolay ve eğlenceli olmayacaktır. Ancak bu, geçici çözümlere ve çözüm bulma çabalarına göz yummaktan çok daha iyidir.

Şimdi Katar rejimi mazlumluğunu ve ablukayı duyurma, dünyayla dostluk kurma, onlardan şefkat beklemekle uğraşmakta ve gıda malzemesi temini için anlaşmalar yapmaya çalışmaktadır. Bunlar olurken aynı zamanda bir takım grupları sosyal medya ortamları ve basın yoluyla Körfez sokaklarının vicdanlarına etki etmeleri için görevlendirmektedir. Bunun için çok hakir, zavallı milli şarkı ve türkülerini yaymaktalar ve krizden bir çıkış yolu ümidiyle dışişleri bakanı dünya başkentlerini baştan sona gezmektedir. Fakat bu çıkış pek yakın gözükmemektedir.

Katar’da kendisine itimat edilebilecek seçkin bir siyasetçi yoktur(bu durumu katarlı olmayan geniş bir kitlenin varlığı ve onların Katar siyaseti üzerindeki açık etkileri açıklamaktadır). Geçmişte dilenmiş bir özür ve taahhüdün kabulü artık mümkün görünmemektedir. Göstermiş oldukları bu medya direnci ve abluka diye isimlendirdikleri şeye gözyaşı dökmeleri elektronik medya hücreleri ve ofisleri ile yapılan finansal sözleşmelerin neticesinden başka bir şey değildir. Bununla birlikte Katar’da yeni bir siyasi sistem arayışı belki de Katar’ın yeniden Katarlılara iade edilmesi yolunda ilk adımı temsil etmektedir. 20 yıldan beri sürekli olarak devam eden bu hataların düzeltilmesi için en azından bir 10 seneye ihtiyaç vardır. Bunun içinde her şeyden önce eskiler tarafından seçilmemiş yeni yüzler bulunmalıdır. 

Yazar: يحيى ا مير

Çeviri: Burak Duran

https://www.alarabiya.net/ar/politics/2017/06/17/1945-مشروع-قطر-جديدة.html 

 

KATAR NE İSTİYOR?

Tarih: 20 Haziran 2017

‘Katar Krizi’ diye adlandırılan mevcut durumun sona ereceğini sanmıyorum. Krizin sona ermemesinin sebebi Katar’ın ne istediğine karar verememesidir. Katar siyaseti her şeyin zıtlarıyla birlikte aynı anda gerçekleşmesini istiyor.

Katar büyüklüğünde hiçbir ülke, kendi topraklarında yabancı orduları böylesine bir araya getirmiş değildi. Bunu daha önce sadece Almanya yaptı, o da dünya savaşından sonra. Katar’dan önce Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Suriye, Libya, Bahreyn ve Amerika gibi bir grup ülke ile aynı anda düşmanlık eden tek bir devlet olmamıştı.

Yine daha önce hiçbir devlet grubu Katar büyüklüğündeki bir devletin müdahalelerinden böylesine şikâyetçi olmamıştı. Aksine Katar kendisinden şikâyetçi olan herkesi şikâyet etmek için dünyayı dolaşıyordu.

Kendisinden şikâyetçi olunan kişi ‘bana deliller sunun’ demez. Çünkü o, suç işleyen kişinin öncelikli arzusunun delilleri saklamak ve kendisini temize çıkarmak olduğunu bilir. Çocukken Agatha Christie'yi veya Sherlock Holmes’u okuyan herkes şu kuralı bellemiştir: İşe izleri yok etmekle başla!

Ancak işlenen suç delillere ihtiyaç duyarsa, Katar politikalarını gizleyemez ve hasmane tutumunu azaltmaya uğraşmaz. Katar onlarca yıldır Bahreyn’i kendi haline bıraktı ve yıllarca Suudi Arabistan’a düşmanca davrandı. Yine Katar, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı isyan ilan edilip de onun yönetimden düşürülüşünden beri Mısır’ın mahallelerinden biriymiş gibi davranıyor. Mısır hükümeti ya Katar’ın yönetimi altına girecek ya da medya cehenneminin açık kapılarına katlanacak.

Mısır medyasından yükselen bazı seslerin Katar hakkında yanıldığı doğrudur. Tıpkı Mısır’ın adabı ve ahlakı hakkında yanıldıkları gibi. Ancak bu budalalıklar sahibine zarar veriyor. Katar’ın güvenlikte, siyasette ve ekonomideki günlük hamlelerine gelecek olursak, bunların kolaylıkla Mısır’a karşı bir savaş hareketi, Mısır’ın güvenliği için açık bir tehdit ve Katar’ın içerde maruz kaldığı komplolardan kendini aklamak olduğunu söyleyebiliriz.

Doha’ya şunu sormak istiyoruz: Mısır yerle yeksan olsa, Körfez İşbirliği Konferansı dağılsa bunun sana ne faydası olacak? Bölgedeki savaşların tümüne liderlik etsen senin konumunda ne değişecek? Sağduyulu olmak herkese fayda sağlayacaktır. Bugüne kadar dönen dolaplar yetsin artık; her yerde olan bitenler..

Yazar: Semir Ataullah Çeviri: Büşra Betül Çelik

https://m.aawsat.com/home/article/955766/%D8%B3%D9%85%D9%8A%D8%B1- %D8%B9%D8%B7%D8%A7- %D8%A7%D9%84%D9%84%D9%87/%D9%85%D8%A7%D8%B0%D8%A7- %D8%AA%D8%B1%D9%8A%D8%AF-%D9%82%D8%B7%D8%B1%D8%9F 

 

KÖRFEZ KRİZİ İÇİN BEKLENEN SENARYOLAR
Tarih: 20 Haziran 2017

Körfezin Katar'a yönelik olan boykotu bir çözüm belirtisi olmadan ikinci haftasına girdi. Katarlılar hâla bir inkar ve sözlü direnç içerisindeler. Körfezliler de siyasi ve ekonomik boykotlarını devam ettirmekte ve basın yollarıyla; geçmiş bir kaç sene zarfında Doha'nın , hâla Arap Körfez bölgesindeki güveni ve barışı tehdit etmiş ve etmeye devam eden terör örgütleri ve kanun dışı cemaatlerle olan bağını ortaya çıkarmaya devam etmektedirler. Fakat bölgesel ve küresel güçler siyasi ideoloji ve yararları ve daha önce sıralananları gözetmesi sebebiyle bu krizdeki yeri farklılık göstermektedir.

Geçen iki hafta gerçekten tarihe geçti. Yaklaşık 20 sene gibi uzun yıllar, az olan Ramazan günlerinde toplandı ve eskisiyle yenisiyle tamamen dosyalara yüklendi. Bize de göründü ki mazi geldi, gelen de gelecektir. Katar bir defa mukavemet gösteriyor ve defalarca sallanıyor. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez Ülkeleri,- sorumlulukları gereğince- Doha’nın kendi içişlerine yapacağı müdahalelerden korunmak için kriz stratejilerini hayata geçirmeyle uğraşmakta ve Katar’ın bölgesel teröre yapacağı ekonomik ve istihbarat yardımını durdurmak için Katar’a yönelik hedeflediği bölgesel ve uluslararası baskı projesini uygulamaya devam ettirmektedir.

Bu iki hafta Katar’ın yaşadığı travma ve inkarla; Körfezin azim ve kararlılığıyla; bölgesel ve uluslararası bir denetim ve bekleyiş içerisinde geçti. Acaba bundan sonra bölgede durumların bürüneceği senaryolar ne olacak?

Birinci senaryo: Katar, komşularına zarar vermekten kaçındı ve geçen seneler zarfında olan ahlaki ve fiili sorumlulukları üstlendi. Affedilme sonra da körfez sistemine yeniden dönüş istedi. Bu senaryo ilk olarak Katar’ın Türkiye ve İran’la imzalanan ikili askeri anlaşmalardan kaçınmasını ve Körfez belgelerini yeniden imzalamasını gerektiriyor. Ki Doha bu belgelerde, Körfez İşbirliği Konseyinin Devletlerine, 21 Aralık 2000’de Menâme'de ( Bahreyn’nin başkenti) İşbirliği Konseyinin devlet liderleri tarafından imzalanan Ortak Savunma Anlaşmasını ihlal etmemeyi taahhüt ediyor. Yine aynı şekilde Doha, yeniden bölgedeki terör cemaatlerine para akışı olmamasını garanti etmek için Körfez ülkelerine, Katar kaynaklı finans yollarında periyodik ve sürekli devam eden rekabete izin vermesini gerektiriyor. Bu senaryo yine terör cemaatleri üyelerinin Katar dışına sürülmesini, El-Cezire kanalı yayının durdurulmasını veya ideolojik ekibinin değiştirilmesini, orada ellerinden bir şey gelmeyen basın mensuplarına, dini ve milliyetçi bir direktif veya programdan uzak bir basın mesajının yorumlanmasına yönelik bir yönlendirme yapılmaksızın basın görevlerine mesleki uygulama yapmaya izin verilmesini gerektirmektedir. Bu senaryo Katar’da yönetim başının değişmesini gerektirmeden gerçekleşti.

İkinci senaryo: Katar’ın tutumlarındaki kararlılığı ve ya Katar’a uygulanan siyasi ekonomik boykotun başarısızlığa uğraması sebebiyle yada Doha’nın tutumundaki yükseliş devam ettiği takdirde Körfez İşbirliği Konseyi'nin bir çöküşe uğraması korkusuyla Körfezin bu krizdeki uzak gidişten vazgeçmesi! Bu senaryo Katar’ın zikredilen terör cemaatlerine olan desteğini artıracak, bölgedeki ihtilallerin idaresi konusunda Doha’yı merkezi bir devlet haline getirecek ve aralarında Kuveyt ve Umman'ın da bulunduğu, istisnasız bütün Körfez Devletleri , Katar sınırından komşularına intikal eden kargaşanın hedefi olmaya devam edecek. Yine aynı şekilde bu senaryo üç Körfez ülkesi ve buna ek olarak Mısır'ın duruşunu, bölgesel ve ulusal olarak sarsacak ve bununla gelecekte siyasi teamülü etkilemeyen, yaptığı hareket ve girişimlerinin sonu hesap edemeyen itici devletler görünümünü ortaya çıkaracak. Yine bu senaryo, kendisinin yanında duran fırsatçı iki devletin, Katar'ı ekonomik olarak sömürmesine imkan tanıyacak. Bu da bu ülkelerden dolayı değil sırf Katar’ın komşularından dolayıdır. Ve bu da Doha’nın bu siyasi kararını, Türk fesi ve İran sarığıyla devam etmesine hizmet edecek!

Üçüncü senaryo: Kuveyt emiri Şeyh Sabbah el-Ahmed’in arabuluculuğunun başarıya ulaşması ve işlerin tekrar geçen mayıs ayından önceki haline dönmesi.Katar yine olduğu gibi kalacak ve Körfez Devletleri kapalı odalarda şiddetli bir şekilde- masaların altında- bu gerilimi reddedecek fakat her şey yolunda bir şekilde , televizyon ekranlarında ve insanların önünde! Biz açık havada kardeşiz, fakat her birimizin büyük zararı, kardeşine verebilecek olan bir programı var. Bu senaryo ne kadar yakın gelecekte İşbirliği Konseyini koruyacak ve iki tarafa da gerekçeli bir cayma garanti edecek olsa da onun zararı birinci ve ikinci senaryodan daha büyük. Çünkü bugünkü bildiğimiz Katar gelecekte kendisini tanıyamayacağımız, kendisine ve bölgeye karşı olan tehlikesini kavrayamayacağımız bir başka Katar haline gelebilir.

Dördüncü senaryo: Katar'ın eski duruşunu devam ettirmesi ve Körfez Devletlerinin taleplerinden ve şikâyetlerinden vazgeçmemesi. Doha tarafının duruşunun yükselmesi ve Riyad, Abu Dabi, Menâme ve Kahire’den, daha büyük ve daha geniş etkili bir tırmandırma ile cevap verilmesi. Bu senaryo gerçekleşmesi beklenen senaryoların en kötüsü. Doha kısa bir süre sonra topraklarındaki ve yabancı devletlerin yararını da içeren kararındaki hâkimiyetini kaybedecek. Körfez Devletlerinin sistemine gelince; beklenen, anlaşmanın bozulması ve yerini Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır ve BAE'yi de içine alan yeni bir dörtlü ittifakın alması. Bu arada da Katar yabancı vesayetin altına girecek ve Kuveyt ve Umman da tarafsızlığın rehini olarak kalacak!

Türkiye ve İran, Katar’a, şu anda Körfez Devletleri tarafından askeri tehdit altında olduğu ve fiili olarak da bu oyunu Katar öncülüğünde geçiştirebilecekleri vehmini veriyor. Türkiye ve İran’ın bölgemizde siyasi ve askeri olarak geldiği bu durum, tekrarı olmayan tarihi bir fırsattır. Değerli okuyucum! Senin üzerine düşen bu iki devletin bu dört senaryodaki varlığını araştırmak ve bu varlığı Amerika’nın bölgeye gelişindeki görüşme ile anlamlandırmak ve benimle beraber, kendisiyle makalemi sonlandıracağım şu soruyu sormaktır: Yeni dörtlü ittifakın, bölgede bölgesel ve uluslararası fırsatçılık karşısında aldığı ve alacağı icraatlar nelerdir?

Yazar: Abdullah Nasır el-Âtibi (Suudlu Bir Yazar ve Gazeteci)
Çeviren: Ahmet ŞANVERDİ
http://www.alhayat.com/m/opinion/22469638#sthash.rw2jGY4a.dpbs 

 

KÖRFEZ KRİZİNDE TÜRKİYENİN POZİSYONUNA DAİR BİR OKUMA
Tarih: 21 Haziran 2017

Türkiye Katar krizi konusunda tarafsız kalmaya devam ediyor. Bu söz Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Enver Karkaş’a aittir. Genel itibariyle doğru olan bu sözü daha ince bir ifadeyle zikredecek olursak Türkiye olumlu tarafsızlık dörtgeni içindedir. Yani krizin iki tarafı olan Suudi Arabistan ve Katar ile açık iletişim kanallarını korumaktadır. Krizin çözülmesi için sarf edilen arabuluculuk çabalarını desteklemektedir. Bu bağlamda Türkiye, özellikle de Körfez ailesinin ekonomik ablukasına -ki böyle bir ablukanın Ramazan ayında hiç doğru olmadığını belirtelim- karşı koyabilmesi için Katar’a yardım etmektedir. Türkiye Katar’daki Türk Askeri Üssünün krizin meydana gelmesinden önce karşılıklı bir mutabakat ve anlaşmanın ürünü olması dolayısıyla bu üssü bir bütün olarak körfez bölgesinin güvenliğinin desteklenmesinin bir parçası olarak kabul etmektedir. Hatta bu üssü, krizin diplomatik ve barışçıl bir çerçevede kalması, hem ekonomik hem de güvenlik açısından krizin tehlikeli yönlere kaymasını engellemenin bir parçası olarak da saymaktadır.

Türkiye krizin ilk dakikalarından itibaren uzlaştırıcı ve yatıştırıcı bir rol oynamaya çalıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan derhal Kral Selman, Katar Emiri Temim ve Kuveyt Emiri Cabir es-Sabbah ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Diyaloğa dayalı barışçıl bir diplomatik çözümü desteklediği gibi Kuveyt Emiri’nin arabuluculuk rolü üzerine göstermiş olduğu çabalara da anında destek verdi.

Erdoğan krizin ilk günlerinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Fransa Cumhurbaşkanı Makron ile görüştü. Krizin barışçıl çerçevede devam etmesi ve kontrolden çıkarak bir patlak vermesini engellemek için kısa süre içinde toplam 15 başkanla ve uluslararası bazı büyük yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi.

Ekonomik ablukanın Mübarek Ramazan ayında uygulamaya sokulmasından sonra Katarın - çoğunlukla Riyad’dan ve az da olsa Abu Dabi’den temin ettiği gıda ve erzak malzemelerinde azalma meydana gelmesi ihtimaline karşılık Türk hükümeti, zaruri ve hayati gıda malzemelerinde bir sıkıntı yaşanmasını engellemek adına hemen bir hava yolu kurdu. Aslında Türkiye’nin yapmış olduğu bu yardım olumlu tarafsızlık ilkesiyle ve ilgili başkentlerle olan açık iletişim ve bağlantı kanallarını da bırakmayarak ablukanın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek içindi.

Doha’daki Türk Askeri Üssü meselesini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Mesele askeri bir eylem yapılması düşüncelerinin sızdırılması ve dilden dile dolaşmaya başlamasından sonra böyle bir eyleme cevap verme ve sonlandırma ile alakalıdır. Krizin patlak vererek kontrolden çıkmasını engellemek için yapılan bu yüce amacın yanına bir de Türk makamlarınca yapılan resmi bir açıklama eklendi. Açıklamada üç sene önce imzalanan anlaşmanın tarihi seyrine vurgu yapıldı. En önemli vurgu ise Türkiye’nin halen güçlü bir şekilde savunduğu bu üssün bir bütün olarak ortak körfez güvenliğine hizmet edeceğidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın genel olarak Körfezin güvenliğini destekleme adına yapmış olduğu açıklama bu bağlamda dikkat çekicidir. Erdoğan açıklamasında benzer bir üssün Suudi Arabistan’da da kurulması için Kral Selman’a teklif sunduğunu ancak Kral Selman’ın şuana kadar bir yanıt vermediğini belirtmiştir.

Aynı şekilde Türkiye, Katar’a yöneltilen terör suçlamalarını ve İran ile ilişkilere dair suçlamaları yalanlamaya gayret göstermiştir. Bunun için Hamas ve Müslüman Kardeşler’in terör örgütleri olmadıklarına dair kesin tavrını ilan etmiştir. Erdoğan açıklamasında, Katar yönetimini yaklaşık 15 seneden beri tanıdığını, onların teröre destek verdiklerine dair en ufak bir delil veya bir ipucu görmediğini ve böyle bir durum olması halinde asla susmayacağına vurgu yapmıştır.

İran meselesine bakacak olursak, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da dediği gibi nasıl ki Arap körfez ülkelerinin –BAE, Kuveyt, Umman gibi- hatta bizzat Türkiye’nin bile İran ile bir takım ilişkileri ve ekonomik çıkarları varsa, Katar’ın da aynı şekilde İran ile ilişkileri bulunmaktadır. Katar’ın İran ile olan ilişkileri aralarındaki anlaşmazlığı ve çatışmayı engelleyebileceği anlamına gelmez. Nitekim Katar gerek Yemen’de gerekse Suriye’de İran’a karşı koyma konusunda Suudi Arabistan’ın yanında saf tutmuştur. Tüm bunlarla birlikte Mısır yönetimi, Yemen’deki alçak ve soğuk duruşu, Salih rejiminin kalıntılarını ve Husi Haşdi Şa’bi ile yakınlaşmasını ve anlaşma yapmasını garipsemedi. Suriye’de İran-Rusya-Esed eksenine katılarak onların yanında saf tutmaktan bir endişe duymadı. Bu İran-Rusya-Esed eksenine sadece siyasi ve medya yönüyle değil, silah yönüyle de destek verdi. Mısır yönetimi bunları yaparken şunu çok iyi biliyordu: Her bir çete rejimi Pers hayalinin ve kan imparatorluğunun temel taşını ve omurgasını oluşturmaktadır.

Türkiye’nin olumlu tarafsızlık duruşunun sebebi sadece krizin iç bir mesele olması ya da meselenin ancak Körfez ailesinden birinin arabuluculuğuyla çözülebileceğine kesin olarak inanması değildir. Yine Türkiye’nin bu duruşunun sebebi onun tek arabulucu olan Kuveyt’in arabuluculuğunun desteklenmesi, hem bu arabuluculuk hem de barışçıl diplomatik yatıştırıcı bir çözüm için uluslararası uygun bir çevrenin yaratılmasının ne kadar önemli olduğuna inanması değildir. Türkiye’nin bu duruşunun sebebi Körfez ülkeleriyle, özellikle de ekonomi alanında Riyad ve Abu Dabi ile olan ortak çıkarlar dolayısıyladır. Şöyle ki, geçen dönem bu iki ülke ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi ilk periyotta sekiz milyar dolara ulaştı. Muhtemelen bu rakam ikinci periyotta 10 milyar doları aşacak. Resmi Türk Rekabet Kurumu, mevcut krize rağmen Türkiye’nin önde gelen kargo firmalarından birinin Mirage Cargo B.V'e satışını onayladı. Mirage Cargo, ülkesindeki Dubai merkezli bir kargo sektörünün hisselerinin büyük bir payını elinde bulundurmaktadır.

Ankara, Suud ve BAE medyasıyla herhangi bir tartışmaya girmemek ve Türkiye’nin ahlaki olumlu tarafsızlık tutumuna sürekli vurgu yapmak konusunda çok temkinli davrandı. Aynı şekilde açık bağlantı ve kanalları koruma konusunda da ümit edilen çözüme ulaşmaya katkı sağlamak için dikkatli davrandı.

Türkiye aynı zamanda İran’ın, Erdoğan’ın da dediği gibi, milliyetçi –mezhepçi değil- politikalarına karşı koyma konusunda Riyad ile olan ortak noktalarının ve uyumluluk alanının Suriye, Irak ve Yemen’i kapsayacak kadar geniş olduğunu biliyor. Ankara’daki bilinçli ve akil yetkililer, işlerin daha da kötüye gitmesini istemiyorlar. Çünkü eğer böyle olursa, bu durum, pusuda bekleyen İran ve dostlarının yararına olacak. Yetkililer, İran devleti ile ortak noktaları ve çıkarları imkanlar el verdiğince korumakla birlikte, Türkiye’nin pozisyonunun imparatorluğun ve Perslerin bölgedeki vahşi hırslarına karşı koymaya daha yakın olduğunun farkındalar.

Türkiye yönetiminin Katar’dan sonra sıranın kendisine geleceği düşüncesiyle yetinmemesinin Körfez krizinin dikkat çekmesi gereken farklı bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Riyad aynı şeyi abluka politikasına uymayan başka bir devlete, Fas’a, hatta Sudan’a bile yapmadı. Nitekim Türkiye bölgede baskın güç ve büyük bir devlet olduğunu, onu ablukaya almanın veya izole etmenin kolay olmadığını bilmektedir. Zaten böyle bir şeyi Türkiye’nin rolüne ihtiyaç duyulan hayati ve hassas meselelerin gölgesinde ne Washington ne de Avrupa düşünmektedir. Bu meseleler ise; Terörle mücadele, mülteciler ve işlerin daha da gerginliğe ve çöküntüye doğru gitmemesidir.

Son olarak, Türkiye Arap-İsrail ekseni içinde asla İran’a karşı yer almayacaktır. Körfez ülkeleri ve bölge halklarına karşı da İran ile aynı eksende yer almayacaktır. Hatta gizli gündemler ve meseleler olsa bile Türkiye pozisyonunu ve bağımsızlığını korumaya devam edecektir. Çavuşoğlu’nun da dediği gibi Türkiye asla terör ve tiranlık denklemiyle bir olmayacak, teröristlere karşı asla başka bir teröristle iş birliği yapmayacak, kavramların manalarının karıştırılması ve devrimlerin, hareketlerin, partilerin (siyasi İslami) veya meşru direnişlerin terör damgası vurularak lekelenmesi görevini üslenmeyecektir.

Yazar: ماجد عزام

Çeviri: Burak Duran 

http://arabi21.com/story /1015848/قراءة-في-الموقف-التركي-من-ا زمة-الخليجية 

 

SUSKUNLUKLAR KRALI VE KATAR’IN BİRLİKTEKİ SANDALYESİ
Tarih: 19 Haziran 2017

Arap Körfezinde hâlihazırdaki krizin çıkmasından ve Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Bahreyn ve bu ülkelerle birlikte Arap devletlerinin pek çoğunun Katar’ı boykot etmesinden bu yana, şu soru, onlarca defa tekrarlandı: ‘Katar, Körfez İşbirliği Konseyi’nden kovulacak mı?’ Veya’ Katar, Arap Birliği’ndeki yerinden alaşağı mı edilecek?’

Katar’ı Körfez İşbirliği Konseyi veya Arap Birliği’nden çıkarmaktan daha büyük, katı ve yersiz bir durum varsa hiç şüphesiz bu, atılan boykot adımıdır. Özellikle de Katar’ın tüm bu suçları işledikten sonra yerini bu iki Arap platformuna bıraktığını bildiğimiz dikkate alındığında. Burada esas önemli olan ve Katar’ın anlayamadığı nokta şu: Hedef, Katar’ı çevresinden uzaklaştırmak değil, aksine onu çok güçlü bir şekilde terk ettiği doğal konumuna, Körfez’in kucağına ve Büyük Arap Evine geri döndürmektir. Diğer bir nokta ise şudur: Bu büyük Arap boykotunun Katar üzerindeki etkisi onun birliklerdeki sandalyelerini kaybetmelerinden daha fazladır. Doha, ne kadar çok son toplantılarda göstermelik olarak bulunursa bulunsun, Araplarla ve Körfezdekilerle anlaşmaya da senelerce yanaşmazsa yanaşmasın bu böyledir.

Bu boykot adımı ve tüm bu skandallardan sonra, Katar yönetiminin Araplarla özellikle de Suudi Arabistan başta olmak üzere kendilerine komplolar kurduğu, onlar aleyhine işler yaptığı, sabotajcıları finanse ettiği ülkeler olan Mısır, Bahreyn, Libya, BAE ve Yemen ile göz göze gelmesi nasıl mümkün olabilir? Bugüne kadar, Doha, yaşananları ve onu tüm bunları yapmaya iten sebebi açıklayan tek bir bildiri bile yayınlamadı. Aynı zamanda kendisine yöneltilen suçlamaların hiçbirini de yalanlamadı. Ki bu suçlamaların tümü somut kanıtlarla delillendirilmişti. Hatta Katar Emiri Şeyh Temim b. Hamad gizli kalmayı tercih etti. Kendisini ortaya çıkan problemleri açıklamak için bir sorumlu olarak bile görmedi. Bazı ülkeler karşısında kendisini savunması gerektiğini de düşünmedi. İşte bu tutum Katar Hükümeti’ne yöneltilen Körfez ve Arap devletlerinin istikrarını ve güvenliğini sarsmak, terörü desteklemek ve teröristleri finanse etmek, fitneyi, medyadaki tarafgir söylentileri ve mesajları yaymak gibi suçlamaların tümü zımni bir itiraf sayılır.

Eğer Doha, iki haftadan beri konuşulanlara bir cevap verecek olsaydı, Şeyh Temim’den iki farklı tavır beklenebilirdi. İlki, Doha’daki bazı sorumluların, resmi yetkililerin ve basın mensuplarının da iddia ettiği gibi Körfez ülkeleri ve Araplarla yakınlık kurmayı istemek; diğeri ise Katar’ın, esasında kendini boykot eden ülkelerin karşısında yer alacak işler yapmadığını, aksine sözden önce faaliyetlerle onların yanında olduğunu delillerle sunarak bu ülkeleri sakinleştirmek. İşte bu yapılmamıştır. Aksine bütün yapılanlar kaçıp sessizliğe sığınmaktan başka bir şey değildir. Kendisine yöneltilen suçlamalara rağmen konuşmayan, herhangi bir açıklama yapmayan, kendisini ve ülkesini savunmayan bir devlet liderinin, hala bazıları tarafından ‘kahraman’ diye itibar görebildiğine de ilk kez şahit oluyorum.

Son soru basit: Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye olan devletler, kapalı toplantılara katılıp Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) devletlerinin siyasi ve güvenlik eğilimlerini en ince ayrıntılarına kadar dinleyip Suudi Arabistan ve Bahreyn’e komplolar kuran Katar’a, bugünden sonra, nasıl güvenecekler? Özellikle de İran’ın bölgenin en büyük gücü olarak kabul edildiği bir zamanda. Araplar, İran ve Türkiye’nin Katar’a kendilerinden daha yakın olduklarını bildikleri halde Birlik toplantılarında hala konuşabilecekler mi?

Bu mesele parlamentoda veya Arap Birliği’ndeki bir sandalye meselesi değil. Sayın BAE Dışişleri Bakanı Enver Gargaş’ın da dediği gibi, basit bit ifadeyle: Katar’ın stoğunda artık “sıfır” haline gelmiş bir güven meselesidir.

Yazar: Muhammed el Hamadi

Çeviri: Büşra Betül Çelik

https://www.alarabiya.net/ar/politics/2017/06/19/%D8%A3%D9%85%D9%8A%D8%B1- %D8%A7%D9%84%D8%B5%D9%85%D8%AA-%D9%88%D9%83%D8%B1%D8%B3%D9%8A- %D9%82%D8%B7%D8%B1.html 

 

KATAR UTANDIRAN BİR TARİH

Tarih: 13 Haziran 2017

Henry Kissenger Associate uluslararası bir danışmanlık ofisi. Bu esrarengiz danışma ofisi bir dönem spekülasyonlara neden olan eski Amerikan Dışişleri Bakanı’na ait. Bu danışmanlık ofisi bünyesinde pek çok eski ve etkili yetkiliyi çalıştırıyor. Dolayısıyla zamanla Amerika Birleşik Devletlerindeki karar alma lobilerinde etkili bir ağırlığa sahip olmuştur.

Kısa bir süre önce bu ofis, Arap dünyasındaki iki rejimle sözleşme yaptı. Sözleşmede, bu iki yönetimin imajını düzeltme ve ABD yönetimine stratejik aracı olmaları için anlaşmaya varıldı. Rejimlerden ilki Yemen’deki Ali Abdullah Salih yönetimi. El Kaide, Yemen’de Amerikan Donanması destroyeri ‘Cool’a karşı büyük bir terör operasyonu yapmaya fırsat bulunca Ali Abdullah Salih yönetimi şiddetli sarsıntılara maruz kaldı ve bu saldırılar pek çok cana mal oldu. Bunun sonucunda suçlayıcı parmaklar ihmalkârlığı sebebiyle Yemen’e doğru çevrilmeye başladı. Ali Abdullah Salih harekete geçmesi gerektiğinin farkına vardı ve danışma ofisiyle aralarında bir iletişim kanalı açmak için İsrail’deki Yemen kökenli Yahudi göçmenlerin yetkilileriyle iletişime geçti. Bu yetkililere kendisini terörle mücadelede güvenilir bir ortak olarak sundu. Clinton yönetimi bu fikri kabul etti ve terörle mücadele kisvesi altında buraya ekonomik yardımlar yağdırmaya başladı.

Ofisle ilgisini devam ettiren ikinci devlete gelecek olursa bu, Katar’daki darbe rejimidir. Hamad b. Halife babasını devirdikten sonra, kendisini hain darbenin tüm muhaliflerinden koruması gerektiğini anladı. Ülkesinde Amerikan üssünü koruması karşılığında, kendini bölgede yaratıcı bir kaosu etkinleştirmede yeni bir araç olmaya hazır olarak pazarlamaya başladı. Ayrıca Hamad, kitleleri harekete geçirmenin yolunun medya olduğunu da biliyordu. Ve devrimci, sol görüşlü, milliyetçi, popüler sunumlar ‘El Cezira’ yayın organının bir sloganı haline geldi. Bu el Cezira ismi, Hamad b. Halife’nin küçük ve coğrafi olarak mütevazı ülkesinin sınırlarını aşan, kuşku uyandıran darbe ihtiraslarıyla ilgili büyük bir simgesellik taşıyor. Yine bu yayın organı, farklı Arap devletlerindeki muhalefetin tezlerini yayınlamak için bir takım platformlar kurdu. Aynı vakitlerde ‘Şeriat ve Hayat’ adında bir program da ortaya çıktı. Bu program dışardan dini bir program olarak gözüküyorsa da aslında Müslüman Kardeşler’in siyasi İslam söylemini pazarlıyor. Bu yayın organı, hakkında tartışmalar uyandıran bir vaiz olan terörist Yusuf Kardavi’yi, bir yıldıza çevirdi. Ona geniş bir popülarite ve aradığı, özlem duyduğu meşrutiyeti sağladı. Popüler aktivite üreten bu şeytani kuruluş; Libya, Irak, Mısır ve Tunus gibi bazı ülkelerde terörü bir direniş olarak meşrulaştırdı. Katar da, bu sahnede, bölgede olanlara ve Obama ile Clinton’ın planlarına, hatta Mısır’da isyan hareketlerine; Muhammed Mursi yönetimini düşürmek için milyonların başkaldırmasına; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Sisi’yi desteklemeye bile hizmet eden bir uzman haline geldi.

Nihayetinde Katar’daki darbe rejimi çıldırdı ve öfkeden deliye döndü. Kendisini terörü desteklemekle suçlayan delillerden sonra çocuğuna yönetimi bırakmak zorunda kaldı. Oğlu da aynı onun gibi terörü desteklemeye devam etti. Ta ki son olan olaylar onu rezil edinceye ve milyonların gözünde kirli planları suya düşene kadar.

Katar skandallar bataklığında boğuluyor ve onu bu bataklıktan kendi halkının uyanmasından başkası kurtaramayacak. Elitler olanlardan utanıyorlar; ancak hapsedilme veya vatandaşlıktan çıkarılma korkusuyla konuşmaya cüret edemiyorlar; çünkü bu Katar’da daha önce binlerce kez oldu.

Katar hıyanet çukurunda boğuluyor.. Bu gidişle tarih sayfalarından büyük bir utançla silinecek.

Yazar: Hüseyin Şebkeşi 

Çeviri: Büşra Betül Çelik

https://aawsat.com/home/article/950161/%D8%AD%D8%B3%D9%8A%D9%86- %D8%B4%D8%A8%D9%83%D8%B4%D9%8A/%D9%82%D8%B7%D8%B1- %D8%AA%D8%A7%D8%B1%D9%8A%D8%AE-%D9%85%D8%AE%D8%AC%D9%84

 

KÖRFEZ KRİZİNE DAİR BİRTAKIM DEĞERLENDİRMELER
Tarih: 14 Haziran 2017

Körfezde hakim olan şiddetli gerginliğin gölgesinde insan, krizin gelecek dönemdeki gidişatını ve yönlerini belirlemede büyük zorluk çekmektedir. Her an ortaya çıkabilecek, bu beklenen olası durumdan çeşitli çıkışlara veya neticelere götürmesi mümkün birçok değişken ve yeni girdiler vardır. Durumu daha da kötüleştiren şey ateşle oynamada aşırıya gidilmesi halinde (Brinkmanship) zor eğilimlere kayma ihtimalidir. Ayrıca krizin tarafları arasındaki ilişkilerin kesilmesi ve doğrudan görüşme kanallarının olmaması gibi durumlar altında bu krizleri yönetirken öldürücü şu üç hatadan birine veya hepsine düşme ihtimali artmaktadır ki bunlar (MISs3) diye de isimlendirilmektedir;

  1. Yanlış hesap (miscalculation)

  2. Yanlış anlama (misunderstanding)

  3. Yanlış algılama (misperception)

Yaygın basit bir tarifle güç şu olabilir; bir tarafın diğer tarafı belirli bir yol izlemeye itmesi ve bu itekleme olmasa normal şartlarda ikinci tarafın o yolu izlememesi. Ancak ilk tarafın ‘ikinci taraf bunu direnç göstermeksizin yapacak’ diye varsayımı(denklemi tersine döndürmeye kadar varabilecek) yersiz ve hatalı bir varsayımdır. Bununla birlikte şuna dikkat çekmek gerekir; herhangi bir krizin tarafları arttıkça o krizin gidişatını yönetmek ve tahminlerde bulunmak çok daha zor bir hale gelmektedir. Gerçek şudur ki körfez krizi bölgenin hassas ve içinde büyük çıkarların olması sebebiyle göründüğü gibi sadece körfez bölgesiyle sınırlı kalmayacak, bilakis çabucak bölge içinden ve dışından çıkar sahipleri ile oyuncuları kendisine çeken bir mıknatısa dönüşecektir. Buna ilaveten kriz, bir kısmı daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde bölgesel ve uluslararası koalisyonların karışması ve yapılarının tekrar gözden geçirilmesi ile tehdit etmeye başladı. Kriz tırmanır da vakti uzarsa bölgesel güçler üçgeninin (Türkiye-İran-Suudi Arabistan) hükmettiği çatışma ve rekabet ilişkileri çerçevesinde Türk-İran yakınlaşmasının meydana gelmesi olasıdır. Bölgesel ve uluslararası ilişkilerde daha önce benzeri görülmemiş olmayan bir trend burada karşımıza çıkabilir. Bu trend her ne kadar diğer meselelerde aralarındaki rekabet devam etse bile belirli bir meselede, bu üçgenin çeşitli taraflarıyla işbirliğinde belirebilir. Mesela Suudi Arabistan-BAE’nin Katarı yalnızlaştırma politikasını engellemek adına Türk-İran işbirliğinin meydana gelmesi, Suriye’deki Türk-İran rekabetinin devam etmesine ve İran’ın oradaki nüfuzunu kontrol altına almak adına Türk-Suudi nispi işbirliğinin devam etmesine mani olmaz. Bu güçler üçgeni İsrail’in de işin içine girmesiyle birlikte bir dörtgene dönüşebilir. Böylelikle Suud-İsrail işbirliği karşısında İran-Türk koalisyonun meydana gelmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalmış bulunuruz. Bu gelişmenin gerçekleşmesi şüphe yok ki bölgede yıldırım etkisi yaratacaktır (Game Changer). Bu etkinin sebebi sadece geçtiğimiz yüzyıl boyunca bölgeye hükmeden arap politikalarının tamamını alt-üst edecek olması değil, aynı zamanda İran-Türk ekseninin böyle bir durumda Rus desteği alacak olmasıdır. Çünkü Rusya Trump idaresi altındaki Amerika’yla yakınlaşma gerçekleştirme hayallerinin suya düşmesinin ardından bu İran-Türk eksenini, Amerika’ya karşı koymak adına kendisi için zaruri bir ihtiyaç olarak görmektedir. Tüm bunlar olurken son olarak, İsrail’in İran ve DAEŞ’e karşı koyma adına ikili çalışma çerçevesinde bölgedeki politikalarının özünü oluşturan ve gazete köşelerinde “yüzyılın anlaşması” olarak bilinen Körfez-İsrail ekseni gözetilecektir.

Bu demek oluyor ki körfez krizi, tırmanmaya devam etmesi durumunda, bölgeyi içerden ve dışardan öfkelendiren rekabet halinin ortasında daha da patlayıcı bir hale dönüşebilir. Sıfır toplamlı bu oyunda tarafların her birinin kazanacağı çok şey vardır. Kaybedecekleri ise bundan daha fazladır. Ancak her ne olursa olsun, kazanan ne kadar olursa olsun Araplar asla kazananlar arasında olmayacaklardır. Doğal olarak ilk kurban da Körfez İşbirliği Teşkilatı olacaktır. Fakat krizin tırmanmaya devam etmesi durumunda yaşanacak en kötü şey sadece bu değildir. Trump ateşe körükle giderek krizi tırmandırmaya çalışmaktadır. Körfez bölgesi ve Ortadoğu’nun geneli kendinden tahrikli kuvvetle hareket eden güç dengeleri üzerine kuruludur. Dolayısıyla bu dengelerin hiçbir bölgesel güce gereğinden fazla mevcut güç ve zenginlik kaynaklarından sahip olma iznini vermesi mümkün değildir. Irak bunu denemeye kalkıştı ve bedelini ödedi. İran da denemeye kalkıştı ve bedelini ödedi. Türkiye ise denemeye kalkıştı ve neredeyse bedelini ödüyordu. Suudi Arabistan’a da farklı bir sonuç elde ettirecek bir sebep bulunmamaktadır.

Sözün özü, Trump bizi Arap dünyasının geri kalanıyla karşı karşıya getirecek bir işe bulaştırmaktadır. Bu fırsatı kaçırmamız akıllıca olacaktır. Bunu ise biran önce krizin fitilini söndürecek, Arapları odunu kendilerinden başka birisi olmayacak ateşten kurtaracak olan Körfezliler arası bir diyaloğa başlayarak gerçekleştirmeliyiz.

Yazar: محمد قب ن 
Çeviri: Burak Duran
https://www.alaraby.co.uk/opinion/2017/6/13/1-م حظات-بشأن-ا زمة-الخليجية

 

TEMİM İHVANCI MI?

Tarih: 19 Haziran 2017

Katar ile olan kriz şiddetlenip tırmanıyor ve Katarda yönetimin bir çıkış yolu bulma ve komşularına devlet ve halk olarak bir özür sunmadaki acizliği devam ediyor. Katar kendisini savunsun diye kendisinin yıllarca koruduğu ve kendi tarafına çektiği bazı heyetlere sığınmaktadır. Çünkü vatandaşları hala bir darbe korkusu altındalar; ihanet darbesi, halkına, komşularına, doğal uzantıları olan dinlerine ve kültürlerine, tarihine ve toplumuna karşı.

Katar'ın İhvan ile olan bağı eskidir. Birçok sıkıntıları olduğu esnada, her Arap Körfez Ülkesinin İhvanı kabul ettiği gibi Katar da onları kabul etti. İhvan, kötü adamlarını Katar’dan diğer Körfez ülkelerine gönderdi. Yusuf el-Karadavi ve Abdülbedi' Saqr ile miladi altmışlı yılların ilk yarısında Birleşik Arap Emirlikleri içine İhvan'ı örgütlemek için göndermesi bundandır. Yetmişli yılların sonunda İran'da gerçekleşen Molla Humeyni Devriminin yanında yer almasından beri, Suudi Arabistan ve BAE öncülüğünde, İhvan'ın tehlikeli oluşuna yönelik bir bilinç teşekkül etmeye başladı. Doksanlı yılların başında Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgal ettiği sırada onun yanında yer almasıyla bu bilinç arttı. Ve doksanlı yılların ortasında Şeyh Zayid'in( Allah rahmet eylesin), Muhammed Ahmed er-Râşid takma adıyla meşhur olan İhvancı el-Atîd Abdülmun'im el-İzzi'nin tutuklanması emrini vermesi ve Fahd b. Abdülaziz'in onların şer ve bela oldukları kanaatine varmasıyla da şiddetlendi. Bu da Cezayirli General Halid Aziz'in şu açıklamasıdır: Siyasi islam cemaatlerinden olan “İhvan” ve onun benzerleri, isyan sonra isyan sonra yine isyandan başka bir yararları yok. Fakat Katar bu yönelimle yönelmedi bilakis aksi bir yönelim gösterdi. Hamad b. Halife babasını tahttan indirdiği zaman, ilk yaptığı şey “İhvan”a, bütün siyasi İslam cemaatlerine ve terör örgütlerine yakınlaşmak oldu. Katar, Suudi Arabistan ve BAE’de olduğu gibi tutumunu düzeltmek yerine, tamamen aksine yöneldi.

Darbe sırasında Temim b. Hamad 15 yaşındaydı. Öğrenme ve etkilenme döneminde... Eğitimini babasının gözetiminde almaya başladı. Babasının ihtimam ettiği siyasi İslam eğilimi ve rumuzları tam bir özenle öğrendi. Bütün eğitimsel, dini, kültürel, ilmi ve bilişim alanlarının başında Yusuf el- Karadavi ve onun dışında onlarca kişi var. Bilincinin bunlardan çokça etkilenmesini babasının elleriyle hazırladığı bilinmektedir.

Yeni bin yılın ilk yarısında Suudi Arabistan ve BAE'nin siyasi islam ve cemaatlerinin tehlikeli oluşuna yönelik olan şuuru arttı. Emir Nayif b. Abdülaziz'in Kuveytli 'Siyasi gazete'ye verdiği demeçte “İhvan bütün belaların kaynağıdır.” İfadesine yer vermiştir. Şeyh Muhammed Zayid BAE'deki İhvan örgütüyle iletişim ve onları dışarıdaki dostlarından engelleme konusunda kanun koydu. Ve onlara, düşünme ve idrak konusunda bir fırsat verdi. Yine aynı dönemde Hamad b. Halife veliahtı Casim b. Hamad'ı azletti ve 2003’te oğlu Temim'i veliaht tayin etti.

2011 yılında “Arap Baharı” diye bilinen olaydan sonra Katar da, İhvan’ın kendini kaybetmesiyle beraber kendini kaybetti. Daha önceden Hasan el-Benna'nın; İhvan'ın ' Dünya Liderliğine' ve ' Devletleri Kurma ve Düşürmeye' gücü yettiğini zannettiği gibi Katar da öyle zannetti. Katar ve İhvan’ın gözetiminde çok sayıda Arap ülkesinde kargaşa yayıldı, kan ve cesetler çoğaldı. Suudi Arabistan ve BAE işbirliği 2013’te Mısır’da, Mısır halkı ve ordusunun İhvan yönetimini devirmesiyle başarıya ulaştı. Bunun neticesinde Baba şaşıp kaldı ve skandallar peşpeşe olmaya başladı. Ve kendisine 10 yıl veliahtlık imzaladığı oğluna yönetimi devretmekten başka çare bulamadı.

Yeni Emir Şeyh Temim’in, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’deki kardeşlerinden elde ettiği bütün desteğe ve onların kendisi hakkında hüsnü zan besledikleri yönündeki açıklamalarına rağmen kendisi hiçbir şey yapmadı, hiçbir şeyi değiştirmedi, Şeyh Sabbah'ın arabuluculuğunu takdir etmedi ve üzerine düşen şeyleri yerine getirmedi. Son olarak; İhvan aldatıyor, yalan söylüyor, verdiği sözleri bozuyor; Katar da aynı... Bundan dolayı BAE, hangi anlaşmanın Katar’ın teröristlere yaptığı finansal desteği bitireceği konusundaki baskısını artırdı. Kendisiyle Doha'yı zorda bırakacak Batı denetiminde bir düzen isteyecek. Çünkü BAE ve onun müttefiki olan Suudi Arabistan, Mısır ve Bahreyn Katar’a güvenmiyor.

Yazar: Abdullah b. Bîcad el-Âtibî
Çeviren: Ahmet ŞANVERDİ

https://www.alarabiya.net/ar/politics/2017/06/19/هل-تميم-إخواني؟.html 

 

BİZİM SAVAŞIMIZ KATAR’A DEĞİL TERÖRE YÖNELİKTİR
Tarih: 18 Haziran 2017

Biz Katar ile değil terör ile mücadele içerisindeyiz. Bu mesaj Katar ile ilişkisini kesen tüm devletlerin ortak sloganı olması lazım. "Teröre karşı cephe" şiarı da boykotun ana hedefini hatırlatmak bakımından daima vurgulanmalıdır ki, Katar bunu “abluka, açlık, diz çöktürmek” ve benzeri isimler uydurarak dikkatleri başka yöne çevirmeye çalışıyor.

İkinci planımız ise, "hedeflerimizi uluslararasılaştırma"dır ki, bu sadece bizim cephemiz ile sınırlı değildir. Bu stratejik yaklaşımı hayata geçirmek birçok farklı eylemi gerekli kılar. Onu sadece karar alma mekanizmalarına değil, aynı zamanda uluslararası kamuoyuna da sunarız. Katar ise, maalesef zamandan kendi lehine kazandığını sanarak, üzerinde durduğu bataklığa başını gömmeye ısrarla devam ediyor. Çünkü o ne yazık ki, zamandan başka hiçbir şeye sahip değildir. Onun tutunduğu tek umut, esas hedefimiz olan "teröre karşı savaş" şiarını yerel ve uluslararası düzeyde örtbas ederek, kamuoyunun dikkatini dağıtmaktır. Katar’ın Katar halkına ve Katar ekonomisine karşı açılan savaş şeklinde empoze etmeye çalıştığı bu yöntem, İsrail'den esinlenerek uyguladığı modeldir. Bu yöntem ki, ılımlı bir devletin aşırı dinci devletler tarafından, küçücük bir devletin büyük devletler tarafından kuşatıldığı, sıkıntıdan ızdırap çeken devletlere mukabil, kendisinin bir güvenli vaha olduğu ve bu yüzden devamlı onlara hedef olduğu şeklinde yorumlayıp, krizi uluslararası ortama pazarlamaktan ibarettir. Gerçek hikayeden dikkatleri uzaklaştırmaktır !!!

Öte yandan, Katar'ın verdiği tepki, onun Körfez’deki ve uluslararası alandaki değişimlerin hacmini henüz kavrayamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Değişimlerin geçici olduğunu düşünerek zamanla bahse girmektedir. Ancak, Katar'ın finanse ettiği ve bağrına bastığı terör teker teker bizi de boyunduruğuna almaya başladığı sürece, zamanın kendi lehine olamayacağını kavrayamıyor. Sonunda Doha sadece Körfez değil uluslararası hedef haline gelecek ve bu durumda, onun uluslararası iradeye boyun eğmekten başka seçeneği kalmayacaktır.

Hepimiz bu bağlantıları uluslararası kamuoyuna anlatmalıyız. Kendi içimize hitabın yanında, "uluslararası topluma hitap etmede" üzerine yoğunlaşmamız gereken konu da budur. Özellikle bu ikincisinde, Katar'ın hedef şaşırtan, yanıltıcı kampanya yürütmesine izin vermemeliyiz.

Katar'ın uluslararası topluma yönelik hitabı, konu onun silahlı örgütlerle olan bağlantısına gelince suya düşüyor. Çünkü bu bağlantıları kanıtlayan kayıtlar mevcuttur. Söz konusu silahlı örgütler artık kontrolden çıkmıştır ve "serseri kurtlar" şeklinde Avrupa'da hedefleri vurmaya başlamıştır. Bu isimlendirme, silahlı örgütlerin uzaktan topladığı militanlar için kullanılır. Uluslararası toplumun kendi arka bahçesinde işlenen bu saldırılarla bağlantısı olan herhangi bir tarafı tolere etmesi mümkün değildir.

Katar'ın hitabının uluslararası düzeyde çeliştiği açık ve nettir. Bu durum özellikle Charlie Rose'nin Katar dış politikasının yirmi yıldır maestrosu olan Hamad bin Jassim ile yaptığı röportajda da görüldü. Röportajda, son gelişmelerin ciddiyeti ile onların Katar ve bölge üzerindeki etkileri birbiriyle uyuşmuyor.

CNN gibi bir kısım televizyon kanalları ve Amerikalı ve Avrupalı yazarlar Katar'ın yanında yer aldılar. Bunun nedeni, onların Katar'ı sevmesi veya onun masum olduğuna inandıklarından değil, bilakis onların bölgeyi yeniden paylaşmaya yönelik planlarında Katar'ın oynadığı role inandıklarından dolayıdır. Ancak tüm bu destekler, Katar'ın başındakilere yönelik tepkileri durdurmada başarılı olamadı. Eğer biz Avrupa ve Amerikan kamuoyuna yönelirsek ve "teröre karşı cephe" Avrupa'ya saldıran örgütlerin Katar destekli olduğunu bilgi ve belgelerle desteklersek ne olacak?

Bu nedenle Katar, zaman üzerine ve kartları yeniden karıştırmak için Suud Krallığı’nın elindeki "nefret kartı" üzerine bahse giriyor. Ama bu kendisini korumayacak lakin Krallık kendisini koruyabilecek. Doha, kendisine yönelik saldırıyı, gündemi meşgul etmek ve içerideki grupları birbirine düşürmek suretiyle Suudi Arabistan'a yönlendirmeye çalışmaktadır. Ayrıca, Katar ABD Başkanı Donald Trump'ın hoşlanmadığı ama eski Amerikan siyasetinin hoşuna gittiği, Suudi Arabistan'ın yıllardır eleştirdiği ama İran'ın desteklediği medya organlarını kullanmaktadır. Onun kartları yeniden dağıtması bu şekildedir.

Bu durumda, üzerimize düşen görev uluslararası kamuoyuna yönelmektir ve durumu yeniden organize etmektir. Böylece dünya Katar idaresini desteklemenin Suudi Arabistan'ı eleştirmekle eşdeğer olmadığını, bilakis onun ateşle oynamakla eşdeğer olduğunu kavrayacaktır. Katar’a hoşgörülü davranmak teröre hoşgörülü davranmak demektir. İşte bu bizim yaymamız gereken mesajdır.

Yazar: Sawsan al-Şaer
Çeviri: Chingiz Baimurzaev

https://www.alarabiya.net/ar/politics/2017/06/18/حربنا-على-ا رهاب- -على-قطر.html