İkinci Bin Yıl Söyleşileri - Trump'la Dünya

21 Ocak, 2017 | Genel Haber | GRTC

Küresel Araştırma Düşünce Merkezi (GRTC)’nin düzenlediği İkinci Bin Yıl Söyleşileri’nin ilkinde “Trump ve Trump Amerikası” masaya yatırıldı. Trump’la Dünya; Beklentiler, Tahminler başlıklı söyleşide İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Gülden Ayman ve Prof.Dr. H. Birsen Hekimoğlu’nun yanı sıra yönetim kurulu üyemiz Prof. Dr. Hüsamettin İnaç ve merkezimiz Genel Başkanı Mustafa Önsay ilgili konuda değerli katkılarıyla bizlerle birlikte oldular.

Söyleşide öne çıkan hususlar şunlar oldu.

  • Obama döneminin büyük beklentiler yaratmasına rağmen gelinen nokta itibari ile ciddi bir hayal kırıklılığı yarattığı, dünya barışına hizmet etmesi ve Türkiye ile müttefiklik ilişkilerine katkı sunması beklenen Amerikan yönetiminin “Stratejik Sabır” kavramından hareketle çatışma alanlarına müdahale etmek yerine yeni etnik, dini, mezhepsel çalışmaları körükleyecek adımlar attığı tespitinde bulunuldu.
  • Obama’nın bıraktığı kötü miras üzerinden iktidar koltuğuna oturan Trump’ın nasıl bir dünya politikası uygulayacağı konusunda tahmin ve beklentilerin paylaşıldığı söyleşide bu tahminleri analiz etmek için üç veriden faydalanıldı. Birincisi Trump’ın kişisel özellikleri, ikincisi seçim esnasında ve yemin töreninde yaptığı konuşmalar ve sonuncusu oluşturmayı taahhüt ettiği kabine üyelerinin karakteri (yarısı emekli asker, yarısı CEO).
  • Öncelikle Obama’nın WASP (Beyaz, Anglosakson, Protestan) kimliğinden kaynaklanan narsist, gösterişçi ve kutuplaştırıcı karakteri ön plana çıkarıldı. Bu gerçeklikten hareketle, Trump’ın her ne kadar izolasyonist bir Amerika özleminden hareketle ülkeyi kendi içine kapatmaya yönelik söylemleri olsa da Ortadoğu’ya müdahale etmeden bir varlık alanı bulamayacağı tespiti yapıldı.
  • Nitekim Obama yönetiminin iktidara geldiği dönemde Ortadoğu politikalarından kaynaklanan Türk-Amerikan gerilimi söz konusuydu. CIA’in 1997’de yayınladığı “2015 Küresel Yönelimleri” raporunda 2015 yılına gelindiğinde dünyanın yer altı ve yerüstü zenginliklerinin %85’inin halkı Müslüman olan ülkelerin tasarrufunda bulunacağından hareketle bu vahim duruma karşı önlemler alınması konusu gündeme getirildi. 11 Eylül olaylarının, bu raporun ortaya koyduğu tehdit algısına bir cevap olarak kurgulandığı, bu politikanın bir uzantısı olarak 2004-2005 yıllarında renkli devrimler üzerinden Türkiye’nin kuzeyi (Ukrayna ve Gürcistan) ve 2000 sonu itibariyle Türkiye’nin güneyi (Arap baharı) ve nihayetinde 15 Temmuz ile birlikte Türkiye’nin bizatihi kendisi istikrarsızlaştırılmaya ve yönetilemez hale getirilmeye çalışıldığı dikkatlere sunuldu.
  • Trump’ın, toplumun sosyopolitik dinamiklerini doğru okuduğu, doğrudan orta direğin talep ilgi ve ihtiyaçlarına hitap ettiği, bu bağlamda Amerika’nın kaynaklarını rejim değiştirme, alt aktörlerle çalışarak devlet bütünlüklerini tehdit etme, kapitali bir silah olarak kullanma ve refahı bir takım manipülasyonlara alet etme gibi neoconcu geleneğe son vereceği iddia edildi.
  • Trump’ın narsist kimliği ve gösterişçi vasfından kaynaklanan, üzerinde durduğu konuyu sonuna kadar götürme pratiğinin Ortadoğu’da işlemeyeceği fikri savunuldu. Zira Amerika ve müttefiki olan seksene yakın ülke bir türlü DEAŞ ile baş edemiyor, bölgeyi terör örgütleri geniş bir özerk alanda yönetmeye devam ediyor. Bunun en büyük nedeni olarak Amerikan müesses nizamının bir yandan DEAŞ ile mücadele ediyor görüntüsü veriyorken öte yandan bölgeyi PYD ve YPG’li Kürt unsurlara bırakma arzusunun yattığı biliniyor.
  • Amerika’da son yayınlanan Pentagon raporu, bazı düşünce kuruluşlarının verileri ve diğer istihbarat değerlendirmeleri göz önüne alındığında bölgede Türkiye, İran, Suriye ve Irak Kürtlerinden müteşekkil bağımsız bir Kürdistan kurulması hususunda fikir birliğine varıldığı belirtiliyor. Bu bağlamda Ankara ve Bağdat yönetimlerinin sistematik bir biçimde bu fikre ikna edilmeye çalışılacağı iddiası ön plana çıkıyor.
  • Bu planın detaylarına bakıldığında Türkiye’ye PKK konusunda taviz verileceği, PKK’nın terörist faaliyetlerinin bitirilmesi vaadiyle PYD ve YPG’nin kontrolünde bir Kürt devletine razı edileceği düşüncesi yatıyor.
  • Bu planın hayata geçirilmesini meşrulaştırmak ve tüm taraflarca Kürt devletinin kabulünü mümkün kılmak adına bölgedeki radikal İslamcı hareketlerin doğurduğu “İslamafobik” korkuları istismar ederek “Seküler” tek unsur olarak Kürtler gösterileceği belirtildi.
  • Bölgenin tek düzenleyicisi olarak sadece “Seküler” olmaları gerekçesiyle Kürtlerin gösterilmesi Türkiye’nin önünde en büyük tehlike olarak duruyor. Zira dört ülkenin Kürtlerinden müteşekkil bir Kürdistan hiçbir konuda batının ve Amerika’nın taleplerine karşı koyamayacak yönetilemeyen bir ülke olacaktır.
  • Hatırlanacağı üzere yaklaşık bir asır önce bugünkü Ortadoğu coğrafyasını şekillendiren “Sykes-Picot” antlaşması da bölgenin büyük devletler yerine küçük kabile devletlerine dönüştürülerek İngilizler tarafından yönetilmesini mümkün kılmıştı.
  • Bugün de görüyoruz ki aynı plan tekrarlanarak, bu defa Suriye ve Irak devletleri ortadan kaldırılarak seküler bir unsur olarak meşruiyet kazandırılan Kürtler üzerinden batı emperyalizminin sürdürülmesi ve Amerikan çıkarlarının garantiye alınması bekleniyor. Öyle ki Kürtlere mahsus bir” Marshall Yardımı” yapılacağı iddia ediliyor.
  • Bu esnada bu planı Suriye açısından hayata geçirecek bir figür üzerinde uzlaşılmaya çalışılıyor. Bu ismin batılı değerlere sahip ve seküler bir kimlik olmasına ayrı bir ehemmiyet gösteriliyor. Diplomatik kaynaklardan aldığımız bilgilere göre bu ismin “Randa Kassis” olduğu ve Trump’ın yemin töreni sonrası düzenlediği ilk kahvaltıda bu isimle bir araya geldiği biliniyor. Bu da bize 1. Körfez Savaşı sonrasında benzer misyonları üstlenmek üzere Irak için ismi parlatılan Ahmet Çelebi formülünü çağrıştırıyor.
  • Bu kabil bir planın kuvveden fiile geçirilmesinde PKK’nın Marksist ideolojiden vazgeçmemesi, bölgedeki diğer aktörler olan Arap ve Türkmenlerin tarihsel ve kültürel bağlarından kopmalarına ihtimal verilmemesi ve dolayısıyla bölgedeki Amerikan emelleri açısından tek kullanışlı aktör olarak “Seküler Kürtler”in kaldığı varsayımı yatıyor.
  • Trump’lı dünyanın Avrasya’yı tüm dünyaya ve bu arada özelde Afrika’ya adeta tek kemerle bağlayan Çin’in toprak bütünlüğüne saygı göstermeyeceği, Rusya ile yakın diplomatik ilişkiler kurarken muhtemel Rus, Çin ve Hindistan ittifakını parçalamaya çalışacağı ve bunu küçük düşmanı yanına çekerken büyük düşmanla tek başına çarpışmak zaruretinden kurtulmak saikından kaynaklandığı savunuldu.
  • Trump’lı dünyaya ekonomik açıdan bakıldığında, Trump’ın “Önce Amerika” ve “Amerikalıyla Çalış” ve “Amerikan Malı Kullan” sloganlarının neo-liberal ekonomilerin ve dolayısıyla küreselleşmenin sona ereceği korkusu yarattığı tespiti yapıldı. Bu tespitten hareketle Türkiye gibi gelişmekte olan ve gelişimini tamamlamak için küresel sermayeye ihtiyaç duyan ekonomilerin kendilerini tehdit altında hissettiği vurgulandı. Öte yandan ulus devletlerin ekonomik işlevlerinin eski günlerindeki etkinliğine dönmeyeceği, küresel ekonominin istense bile nihayete erdirilemeyeceği ve ekonominin kendi dinamikleri üzerinden işlemeye devam edeceği düşüncesi de hakim yargı olarak paylaşıldı.
  • Nitekim dünyada terörün küreselleşmesi, terör örgütlerinin karakter değiştirerek asimetrik ve hibrid savaşların fason aktörleri haline dönüşmesi ve kapitalin bir silah olarak kullanılabilmesi olgularından hareketle günümüz dünyasında güvenlik endişelerinin ekonomik refahtan daha öncelikli bir yere sahip olduğu hatırlatıldı.
  • Öte yandan dünyaya nizam vermek adına makro politikalar belirleme misyonunu üstlenen Amerika’nın Trump döneminde kendi kurumları arasında ciddi çatışmalara sahne olacağı, Türkiye’deki FETÖ tehdidine benzer biçimde Amerikan yönetimin “Hristiyan Siyonizmiyle” mücadele etmek zorunda kalacağı ve müesses nizama karşı zafer kazanan Trump’ın bu nizamın uzantılarıyla savaş halinde olacağı kayıt altına alındı. Bu gerçeklik FETÖ’yü Türkiye’nin bir problemi olmaktan çıkartarak egemen devletlerin her türlü paralel yapılanmayla mücadeleye sevk edeceği gündeme taşındı.

Sonuç itibariyle Trump’lı Amerika’nın yukarıda sözünü ettiğimiz “Seküler Kürdistan” üzerinden Ortadoğu’yu yönetme ve küresel ekonomiyi emperyalist politikasının bir enstrümanı olmaktan çıkarma yönünde geliştirdiği politikalara karşı çıkan aktörleri statükoyu bozan ve istikrarsızlık yaratan unsurlar olarak görmeye devam edecektir. Türkiye’nin “Dünya Beşten Büyüktür” ve “Irak ve Suriye’nin Toprak Bütünlüğünün Korunması Kırmızı Çizgimizdir” yönündeki güvenlik doktrininin bir tehdit olarak algılandığı ve ötekinin şeytanlaştırıldığı bir dönem bizi bekliyor olabilir. Bu bakışın bir uzantısı olarak on yıl önce “Model Ülke” olarak tanımlanan Türkiye’nin “İstikrar Bozucu Ülke”  olarak yaftalanması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.