Bismarck’tan Trump’a Kudüs

12 Aralık, 2017 | Genel Haber | GRTC

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması dünyanın pek çok kesiminde tepkiyle karşılandı. Türkiye, gelişmelere sert bir tutum takınıp yüksek bir tonda tepki gösterirken, aynı tonda bir tepki Arap ülkelerinden gelmedi. Gelen tepkilerin de göstermelik olduğu, bazı Arap ülkelerinin İran refleksiyle İsrail’e yakınlaştığı, hatta Kudüs konusundaki ketum tavırlarının da malumun ilanıydı türünden yorumlar yapıldı. Bu durum belki de Netenyahu’nun birkaç hafta önce "Barışın önündeki engel, Arap ülkelerinin liderleri değil halklarıdır." sözlerinde gizliydi.

Avrupa ülkelerine bakıldığında ise, ilk andan itibaren Fransa devlet başkanı Macron’un daha etkin bir rol izlediği gözlemlenmekteydi. Aynı doğrultuda Papalık makamı da bu konudaki endişelerini dile getirerek İsrail politikalarına karşı bir tutum takındı. Fransa’nın Vatikanla eş zamanlı yaptığı açıklamalar, tarih boyunca Fransa’nın Ortadoğu ve diğer yerlerdeki Katolik korumacılığının bir devamı olduğunu düşündürmekteydi. Çünkü 1789 İhtilali’nden beri Fransa, seküler söylemlerinin zirve yaptığı zamanlarda bile hiçbir zaman Katolikliğin hamiliğini bırakmayan bir devletti.

Evanjelik Hıristiyanlar, Siyonist Yahudilerle aynı politik gaye üzerinde ilerlemekte iseler de bunu Hıristiyanların tümü için genellemek mümkün değildir. Hatta 1948’de İsrail’in kuruluşundan itibaren bu durum hem kurumsal hem de demografik anlamda Müslümanlar kadar Hıristiyanları da olumsuz etkilemiştir. Trump’ın Kudüs kararını açıklamasından kısa bir süre sonra Kudüs’teki Hıristiyan din adamlarının alınan kararın yanlış olduğuna dair yaptıkları çağrılar bunun en önemli kanıtıdır. Aynı şekilde Kıpti Kilisesi de Mısır'ı ziyaret edecek olan ABD Başkan yardımcısı Mike Pence’nin görüşme talebine olumlu bir yanıt vermeyerek benzer tepki vermiştir.

Batılılar için Kudüs, ‘paylaşılamayan belde’dir. Ancak İslam medeniyetinde burası Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların kadim miraslarının bulunduğu ‘paydaş belde’ olarak görülmüş ve Hz. Ömer’in şehri alışından (638) Kudüs’ün düşüşüne (1917) kadar bu algı devam etmiştir. Şehrin düşüşünü Osmanlı’nın savaştaki müttefiki Avusturyalılar, Hıristiyanlık duygularıyla coşkuyla karşılayıp bunun için kutlamalar yapmalarına karşın, geçen bir asırda coşkulu terennümlerini geçerli kılacak hiçbir gelişme yaşanmamıştır. Alman Şansölyesi Bismarck’ın, “Eğer Osmanlı bir gün taksime uğrayacak olursa, her halde en son gidecek yer Filistin’dir. Orayı Osmanlılar gibi tarafsız muhafaza edecek bir idare pek güç teessüs edebilir.” sözünde olduğu gibi Osmanlı’dan bu yana Kudüs’te adilane yönetim kurulamamıştır.

İsrail’in Kudüs’ü işgali ve tek taraflı olarak başkenti ilan etmesi uluslararası toplumun tepkilerine ve BM kararlarına rağmen devam etmektedir. İsrail, uluslararası hukuku dikkate almak bir yana gayr-ı meşru yeni yerleşim yerleri oluşturarak bu hukuksuz tutumunu her geçen gün arttırmaktadır. Trump’ın aldığı karar ise bu gayr-ı meşru yayılmanın meşrulaştırılma adımlarından biridir.

Geniş perspektiften bakıldığında, gelinen durum Müslümanlar kadar Hıristiyanların da aleyhinedir. Bu noktada Kudüsle ilgili söylemlerde bir politik değişikliğe gidilmesi zorunludur. Bu sadece Batılı devletler bazında değil, Batı kamuoyunu da etkileyecek şekilde geniş boyutlu olmalıdır. Kudüs'teki Yahudi yerleşimlerinin hukuksuzluğu bugüne kadar hep Müslümanlar üzerinden gündeme getirilmiştir. Ancak bu algı ve söylemin bugüne kadar Batı'da hiçbir zaman alıcısı olmadığı gibi bundan sonra da olmayacaktır. İslamofobinin zirve yaptığı günümüzde bu daha da zordur. Halbuki sorun Müslümanlarla birlikte Kudüs’teki farklı Hıristiyan grupların da mağduriyeti üzerinden kurgulansa pazarı ve alıcısı daha çok olacaktır. O zaman on asırdan fazla Müslümanların yönetimi altında olan Kudüs'le, yarım asırdan fazla bir zamandır İsrail işgali altındaki Kudüs'teki dini varlıkların durumu daha net anlaşılacaktır. Sadece şu tersinden sorulacak soru bile, aldığı kararla Kudüs’e barış getireceğine söyleyen Trump’ın söylemine bir cevaptır. Acaba yarım asırdır İsrail’in takındığı hukuksuz tutumlar göz önünde bulundurulduğunda, bin küsur yıl Kudüs'te Müslüman bir idare değil de, Siyonist bir Yahudi zihniyeti hüküm sürseydi farklı dini grupların durumu bugün ne olurdu?

Kudüs’le ilgili kalıcı ve yapısal bir çözüm için kısa, orta ve uzun vadeli bir program yapılmalıdır. Kısa vadede bütün zorluklara rağmen Trump’ın kararına karşı, İslam ülkelerinin ve İslam Birliği Teşkilatı’nın somut ve yapıcı adımlar atması sağlanmalıdır. Orta vadede Avrupa kamuoyunu da etkileyecek şekilde, Kudüs’teki farklı Hıristiyan gruplarla ve onların da temasta olduğu Batılı kurumlarla irtibata geçilerek ortak tarih bilinci doğrultusunda çalışmalar yürütülmelidir. Tarafsız pek çok Batılı araştırmacının değer verdiği ve Kudüs’teki barışı temsil eden Selahattin Eyyubi ile ilgili kalitesi yüksek bir filmin çekilmesi bunun ilk adımlarından biri olabilir. Uzun vadede ise Ortadoğu’daki İslam ülkeleri ile akademik ve kültürel çalışmalar arttırılmalı ve geliştirilmelidir. Her ne kadar son zamanlarda Türkiye’deki üniversitelerin çeşitli birimlerinde kurulmuş olan veya müstakil olarak faaliyetlerini sürdüren Ortadoğu araştırmaları merkezli enstitü, think tank vb. kurumların faaliyetlerin sayısında bir artış gözlemlenmekteyse de bunun yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Yaşanan en büyük problem, analitik saha çalışmalarının yetersizliğidir. Bunun yanında, Kudüs özelinde basılı eser veya makalelerin sayısı da oldukça azdır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Kudüs’le ilgili yüz binlerce belge ve yüzlerce deftere karşılık, bu kadar az akademik çalışmaların olması, konuyu tekrar etraflıca düşünmeyi gerektirmektedir.

Diğer bir nokta da dil sorunudur. Türkiye’de veya başka İslam ülkelerinde yapılan panel, sempozyum gibi bilimsel toplantılarda katılımcılar genelde üçüncü dil olan İngilizce vb. Batılı diller üzerinden anlaşmaktadır. Arap tarafının Türkçe, Türk tarafının ise Arapçayı konuşma konusundaki eksiklikleri önemli bir sorun olup, karşılıklı dillerin konuşulabilmesi için etkin çalışmalar yapılmalıdır.

Kudüs konusu bugüne kadar belirli bir programdan ziyade, kısa vadeli ve aperatif politikalarla sürdürüle gelmiştir. Bunun kalıcı bir yapıya evrilebilmesi için öncelikle sürekli güncellemelerin yapılması ve sorunun sadece Ortadoğu veya Müslümanların özelinde değil, İsrail’in politikalarına karşı duran duyarlı Yahudilerin yanında Hıristiyan âleminin de sorunu olarak algılanması sağlanmalıdır. Burada tarihi sorumluluğuyla Türkiye önemli bir misyon üstlenebilir. Çünkü geçmişte Osmanlı, bu siyaseti asırlar boyunca sürdürmüş ve farklı dini grupların sorunlarını kendi sorunu olarak görmüştür. 1492’de II. Beyazıt İspanya’dan sürülen Yahudilere sahip çıkarken, 1892’de ise II. Abdülhamit Rusya’dan kaçan Yahudilere ev sahipliği yapmıştır. Aynı şekilde II. Dünya Savaşı’nda da Nazi zulmünden kaçan Yahudilere Türkiye sahip çıkmıştır. Hıristiyanlar söz konusu olduğunda ise asırlar boyunca Kıyamet (Kamame) Kilisesi’nin anahtarının hala iki Müslüman ailede olması hakemlik anlamında önemli bir değerdir. Haçlı Latinlerin baskısından bunalan Yahudiler ve hatta Hıristiyanlar Selahattin Eyyubi’nin şehri alışıyla birlikte tekrar ibadetlerini rahat yapar hale gelmişlerdir. Nitekim XIX. yüzyılın sonralarında Avrupa medyasında Türklerin medeni olmadığı yönünde gazete haberlerine karşılık insaflı bir takım gazeteler bunun haksız itham olduğunu, gerçeği görmek isteyenlerin Kudüs’te Türklerin nasıl arabulucu rol oynadığını söylemekten kendini alamamışlardır. Ancak bu değerlerin Batı kamuoyuna anlatılması ve Ortadoğu halkının bilinçlendirilmesi için etkili bir enformasyona ihtiyaç vardır.

Son iki yüz yıldır Kudüs sorunu gündeme geldiğinde, ilk anda dini bir problem varmış hissi uyanırken, derine inildiğinde işin arka planında dini temelli bir siyasi rekabetin olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin XIX. yüzyılın ortalarında, ilk anda dini gibi gözüken Ortodoks-Katolik rekabeti, daha sonra siyasi anlamda Rus-Fransız rekabetine dönüşmüş ve sonuçta Kırım Savaşı’na yol açmıştır. Daha doğrusu Kutsal Kitap’ın tanıklığı sloganıyla Kudüs’e gelen Hıristiyan misyonlar, bir müddet sonra din merkezli korumacılık siyaseti izleyen devletlerin uç beyi haline gelmişlerdir. Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı isimli eserinde geçen, "Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs'te, ne de Filistin'de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs'ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petersburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra'nın politika meselesidir" ifadeleri bunu en iyi şekilde özetlemektedir. Bugün ise Kudüs meselesi, dini anlamda Yahudi-Müslüman, siyasi anlamda ise daha çok İsrail-Filistin sorunu gibi gözükmektedir. Ancak derine inildiğinde sorunun Hıristiyanları da kapsadığı gözlemlenmektedir. İşte bu problemin Batı kamuoyuna iyi anlatılması için indirgemeci olmayan teorilerin ve buna dayalı olarak yapısal çözümlerin üretilmesi gerekmektedir. Şüphesiz çağımızdaki en büyük güç bilgidir. Ancak bu bilgi, sürdürülebilir bir politika ve kurumsal bir yapıyla desteklendiğinde istenilen etkiyi yapabilecektir. Böylece kısa, orta ve uzun vadede izlenen bu politikanın olumlu çıktıları, İsrail’in hukuksuz tutumlarının önüne geçmesinin yanında, ABD’nin İsrail’e sağlamış olduğu limitsiz kredisini de zorunlu olarak gözden geçirmesine sebep olacaktır. Sonuçta bu durum kontrolsüz bir gücünün bulunduğunu düşünen İsrail’in de politikalarını gözden geçirmesine ve belki de daha sağduyulu Yahudilerin etkin rol oynamasına sebep olabilecektir.