15 Temmuz’un Yıl Dönümünde Cemaatçilikten Darbeciliğe Uzanan Süreçte FETÖ

14 Temmuz, 2017 | Genel Haber | GRTC

Osmanlı’nın son döneminde yaşanan fikrî ve siyasî krizler aydınları ve âlimleri hem İslam geleneğini yeniden düşünmeye hem de mevcut siyasi ve toplumsal düzeni çağdaş dünyanın dinamikleri doğrultusunda yeniden inşa etmeye sevketmiştir. Fakat Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte inşa edilen siyasi düzen bilhassa İslam geleneğine dayanarak siyasi düzende yenilik yapma taleplerinin ertelenmesine yol açmıştır. Bu durum, söz konusu talep sahiplerini iki ana gruba ayırmıştır. Ahmet Hamdi Akseki gibi âlimlerin yer aldığı birinci grup, mevcut siyasi düzen içinde ve devletin sağladığı resmî imkânları kullanarak İslam geleneğini yaşatmayı amaç edinmiştir. Diyanet İşleri Riyaseti ve İmam-Hatip Okulları bünyesinde faaliyet gösteren dindar insanlar esas itibariyle bu çizgide yer almışlardır. Said Nursî ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın yer aldığı ikinci grup aydın ve âlimler ise esas itibariyle sivil bir hareket olarak İslam geleneğinin yaşatılmasını amaçlayarak süreç içinde cemaatleşme yolunu tercih etmiştir. Geleneksel yapıların bir uzantısı olarak varlıklarını sürdüren tarikatlar ise önemli ölçüde yer altına inerek varlıklarını idame ettirme çabasını sergilemişler ve süreç içinde cemaatler gibi sivil oluşumlar olarak konumlarını muhafaza etmişlerdir. Bir bütün olarak sivil oluşumlar 1950’den itibaren belirli oy potansiyelini temsil eden gruplar olarak siyasî partilerle yakınlaşma temayülleri göstermek anlamında pasif bir siyasî tavır sergilemeye başlamışlardır. 1980 sonrasında ise İslam geleneğinin duyarlılıklarını taşıyan insan yetiştirme hedeflerini finanse etmek için ticarî hedeflere yönelmişler ve bu hedeflerle uyumlu olarak kurumsallaşmaya gayret etmişlerdir. Gerek mevcut rejimin sağladığı imkânları kullananlar gerekse sivil oluşumlar olarak eğitim, siyaset ve ticaretle ilgili faaliyetler aracılığıyla İslam geleneğini diriltme ve yaşatma mücadelesi veren zümreler, siyasi iktidarlar ve rejimle az veya çok zımnî bir anlaşma içinde yer almışlardır. Fakat bu zımnî uzlaşı ve mücadelenin doğru kavranması için mevcut siyasi düzenin genel olarak dünya düzeni içindeki yerini doğru görmek gerekir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında küresel güçler tarafından oluşturulan dünya düzeni küresel güçlerin hâkimiyet alanları ile bölgesel ve yerel güçlerin hâkimiyet alanları arasında hassas bir denge üzerine kuruludur. Türkiye Cumhuriyeti de yüzyılın ilk ve ikinci çeyreğinde kurulan birçok devlet gibi hâkimiyet sahalarına ilişkin açık veya zımnî bir takım anlaşmalar çerçevesinde varlığını meşru kılmıştır. Bu bağlamda diğer devletlerde olduğu gibi Türkiye’nin de siyasi düzeni iki yönlü bir dengeye dayanır.

Birincisi dünyanın kurucu güçleriyle ilişkilerde gözetilen dengedir. Bu denge, Türkiye cumhuriyetinin hem dış politikasının hem de iç politikasının şekillenmesinde etkili olmuştur. Bu, bilhassa yeni Türkiye’nin yönünün Batı’ya yönelmesinde, Türkî cumhuriyetlerle ilişkide, Arap ülkeleri ve İran politikasında açıkça görülür. Öncelikle Osmanlı’dan devralınan Batılılaşma hareketi cumhuriyeti kuran kadrolardaki hâkim unsurun Batıcı anlayışa sahip olması nedeniyle daha da ivme kazanmıştır. Şayet devrimlerin hızını dikkate alırsak Cumhuriyet dönemindeki değişim, doğal ortamda uzun zamanda gerçekleşecek bir değişimin laboratuvar ortamında oluşturulan bir deney düzeneğinde kısa bir sürede gerçekleştirilmesini andırır. Bunun yanında Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki Batılılaşma hareketinin Osmanlıdan esaslı bir farkı vardır: Cumhuriyeti kuran kadrolar, Batılılaşma sürecini klasik İslam geleneğinden köklü bir kopuş olarak algılamıştır. Osmanlı dönemindeki Batılılaşma hareketinde görülen klasik geleneğin yeniden yorumlanarak “muâsır medeniyete” yükselme çabası yerini klasik geleneğin aleyhine bir tür vazgeçmişliğe bırakmıştır.  Bu sebeple Osmanlı döneminde Batıya doğru kararlı bir yönelişe eşlik eden geçmişi yorumlama çabası yerini geçmişi yeniden inşa çabasına bırakmıştır. Bu durumun iki önemli sonucu vardır.

Birincisi, yeni Türkiye’nin Osmanlıdaki sadece tarz-ı siyaseti değiştirmekle kalmayıp aynı zamanda siyasî ufku da daraltma ihtiyacı hissetmesidir. Her ne kadar Batılılaşma yolunda kararlı adım atan liderlerin tamamı, Osmanlı bakiyesi paşa, aydın ve âlimler olsalar da biraz da var olma ve varlığını sürdürme kaygısının etkisiyle, Osmanlının birinci cihan harbi öncesindeki siyasi iddialarını muhtemelen belirsiz bir tarihe dek ertelemişlerdir. Bu hem İslam birliği hem de Turan birliği için geçerlidir. Bu bağlamda yeni dönemin tarih şuuru sadece İslamî geçmişi değil, aynı zamanda Türklüğün mevcut vaziyetini de paranteze alma eğilimi sergiler. Yani sadece Medine müdafaasında şehit olanların değil, Türkistan’da Ruslara karşı savaşırken şehit olanların da hafızlarda kalmasının herhangi bir gerekçesi kalmamıştır. Dolayısıyla yeni dönemin Türk tarih tezi İslamiyet öncesi dönemin aslî hale getirildiği, İslamiyet döneminin ise ikincilleştirildiği bir anlayışı yansıtır.

İkincisi ise Türklerin İslamiyetle tarih sahnesinde kurucu bir kimlik inşa etmesiyle birlikte geliştirdiği değerlerin görünür unsuru olan gelenek ve kurumların ya tamamen ortadan kaldırılıp Batılı kurum ve uygulamaların hâkim kılınması ya da İslam’ın bireysel ve toplumsal seviyede olabildiğince sınırlı bir alanda tutulması çabasıdır. Bu iki durum aynı zamanda kılık kıyafet, harf ve dil devrimleri gibi cumhuriyet devrimlerini de şekillendirmiştir. Devrimler arasında hiç kuşkusuz dil ve harf devrimlerinin bu iki sonuç açısından hususi bir önemi vardır. Aslında her iki devrim de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle edebiyat ve sanatta gündeme gelen ve gün geçtikçe güçlenen bir yönelişin sonucu olarak değerlendirilebilir. Fakat gerekçesi her ne olursa olsun harf devrimi geçmiş yazılı kültürle yeni nesillerin ilişkisini koparmış ve klasik yazılı birikimi anlamayı bir uzmanlık meselesine dönüştürmüştür. Dil devrimi ise yan ürünleri itibariyle Türkçenin birçok bakımdan incelenmesi ve geliştirilmesine katkı sağladıysa da süreç içinde Türkçeyi sadece klasik İslam birikiminden değil, kadîm dünyaya bağlayan kelime ve anlam dağarcığından da önemli ölçüde mahrum etmiştir. Zira özellikle Osmanlı Türkçesi Hind medeniyetine kadar kadim bir mirası içerebilecek bir anlam zenginliğine sahiptir. Benzer değerlendirmeleri olumlu ve olumsuz yanlarıyla diğer devrimler için de yapmak mümkündür. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde Batı karşısında yenilmişliğin yol açtığı manevî çöküntü ve ardı ardına yaşanan savaşların getirdiği maddî çöküntünün de tesiriyle Cumhuriyet dönemi Türk cihangirlik mefkuresinden siyasi bir proje olarak tamamen vazgeçilen bir dönemdir. Bu durum, yeni Türkiye’nin sanayileşme ve buna bağlı olarak eğitim atılımlarının da en büyük kösteği olacaktır.

Yukarıda sözü edilen dengenin ikinci yönü ise bizzat ülke içindeki güç odakları arasındaki ilişkinin, bir yandan yeni dünya düzeninin diğer yandan da yeni kurulan Cumhuriyetin talepleri doğrultusunda kurulmasıdır. Aslına bakılırsa Selçukludan Osmanlıya intikal eden ve Osmanlıda yeniden şekillendirilen bir toplumsal düzen zaten vardı. Fakat Tanzimat’la başlayan Batılılaşma süreci daima kendisine uygun bir toplumsal düzen oluşturma çabası sergilemiştir. Cumhuriyet devrimlerinin beklenmedik hızda ve kısa sürede gerçekleşmesi yeni siyasi yapıya uygun toplumsal düzenin oluşturulması çabasında da kendisini gösterir. Bu bağlamda medreselerin ve tekkelerin kapatılarak yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması en önemli adım olarak değerlendirilebilir. Çünkü klasik dünya ile bağlantıyı kuran ve devam ettiren kurumlar, dinî ve aklî ilimler geleneğini sürdüren medreseler ve tekkelerdi. Medreseler ve tekkeler esas itibariyle devletin meşru kabul ettiği sınırlar içinde kalan vakıf sistemiyle varlığını sürdürmekteydi. Bugünkü sivil toplum örgütlerinin işlevlerini de vakıflar yerine getiriyordu. Dolayısıyla medreseler ve tekkeler bir yandan sivil bir hüviyeti haiz iken diğer taraftan resmî bir hüviyeti de haiz olduğundan her iki kurum da özerk bir konumu haizdi. Hukuk ve resmi eğitim medreselerin uhdesinde idi. Tekkeler ise tasavvuf kültürünün hem yüksek seviyede hem de halk seviyesinde sürdürülmesini sağlıyordu. Tekke ve medrese arasındaki köprü işlevini ise hem camiler hem de iki geleneği de tevarüs eden âlimler görüyordu. Bir yandan camiler diğer yandan dergâhlar aracılığıyla halkın dinî anlayış ve yaşantısının yönetilmesinde medrese ve tekkenin işbirliği yaptığı söylenebilir. Bu işbirliğinin en önemli meyvesi âlim ve aydınların ya medreselerde ya de tekkelerde yetişmesidir. Bu bakımdan Osmanlıda süreç içinde oldukça uyumlu bir yapı kurulduğu görülür. Batılılaşma süreci eğitim kurumlarında ilk çatlağı cumhuriyetin kurulmasından epeyce önce, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşturmaya başlamıştır. Sadece Batıyla karşılaşma tecrübesi medrese ve tekkede krize yol açmamış aynı zamanda Batıya talim için gönderilen öğrencilerin dönüşüyle birlikte medrese ve tekkede eğimi almamış, dolayısıyla klasik İslam geleneğiyle irtibatı diğer ulema ile kıyaslandığında önemli ölçüde halk seviyesine düşmüş bir aydınlar zümresi ortaya çıkmıştır. Bu aydınlar zümresine yeni Batı tarzı eğitim kurumlarında yetişen ve klasik gelenekle irtibat söz konusu olduğunda benzer sorunlarla malul olan asker ve aydınlar da eklenmiştir. Nitekim cumhuriyetin kurucu kadroları da genel olarak bu yeni tip asker ve aydın zümresinden gelecektir. Yani medreseler ve tekkeler zaten eğitimleri sürecinde bu iki kurumun dikkate değer bir yerinin bulunmadığı kadrolar tarafından kapatılmıştır. Fakat bu iki kurumum kapatılması bir takım ciddi sıkıntılar doğurmuştur.

Birincisi: Yeni Türkiye’nin rejiminin demokrasi ve laiklik etrafında şekillenmesi, Osmanlıda rejim mücadelesi veren İslamcı aydın ve ulemanın tamamen tasfiye edilmesini gerektirmiştir. Dahası, laikliğin kabule şayan kılınması yolunda atılan adımlar, sadece İslamcı kadroları değil, dinî talepleri dile getiren her türlü bireysel ve toplumsal hareketi elemeyi hedeflemiştir. Hiç kuşkusuz Cumhuriyet burada da yeni bir denge oluşturma gayretine girmiştir. Bu dengenin bir yönü diyanet teşkilatının kurulması ve dinî hizmetlerin devlet eliyle yürütülmesidir. Türkçe Kurân gibi başarısız ve bir o kadar da gereksiz denemeleri bir tarafa bırakacak olursak Cumhuriyet dinî hizmetlerin önemli bir kısmını uhdesine alma kararlığını daima sürdürmüştür. Ama 1930 ila 1950 arasında dinî eğitim veren herhangi bir kurumun olmaması, dahası temel dinî bilgilerin dahi öğretilecek resmî eğitim kurumlarının bulunmaması, laiklik ilkesini yeni dönemin bir çözümü olduğu kadar krize de dönüştürmüştür. Çünkü bir yandan resmi çatı altında dinin hayata dair taleplerinin yerine getirilemeyeceğini düşünen âlim ve aydınlar cemaatleşme yolunu tercih etmişlerdir, diğer yandan da yaklaşık yirmi yıllık bir din eğitimi kesintisi halk seviyesindeki temel dini bilgileri de sorunlu hale getirmiştir. 1950 sonrasında kurulan İmam-Hatip okulları hamlesi, resmi makamların zorlanarak –Celal Ökten’in Tevfik İleri ve Adnan Menderes’in desteğini anlattığı imam-hatip okulu açma teşebbüsü ibretle hatırlanabilir- bu sorunun çözülmesini amaçlasa da neredeyse bir nesle tekabül eden yirmi yıllık kesintinin telafisi uzun yıllar alacaktır. Çünkü Türkiye’de Selçukludan beri ilk kez, din eğitiminin amacı temel dinî bilgilerin aktarılması seviyesine düşmüştür. Osmanlının bütün İslam mirasını kucaklayan yazma kütüphanelerini, Molla Fenarî, Kemal Paşazâde, Taşköprîzâde, Ebu’s-Suud Efendi, Gelenbevî gibi düşünürlerini hatırlayacak olursak bunun nasıl bir intihar olduğunu daha rahat görebiliriz. Babanzâde ve İzmirli gibi birkaç Osmanlı bakiyesi âlimin de görevlerinden el çektirilmesi veya vefatı, Türkiye’de dinî ilimler geleneğini yükseköğretim seviyesinde bitirmiştir. Klasik dünyadan intikal eden incelmiş medenî kazanımlar, oldukça sınırlı zümrelerin ayrıcalıklarına dönüşmüştür.

İkincisi: Selçuklu ve Osmanlıdan kalan toplumsal düzen zaten Osmanlı’daki Batılılaşma hareketleriyle bozulmaya başlamıştı. Fakat cumhuriyet devrimleri medreseleri salt meslekî bir mesele olarak, tarikatları da salt siyasi bir mesele olarak kavramaktan öteye geçememiştir. Her iki kurumun kaldırılması, beklenenin tam aksine genel olarak dinî tedrisatın ve yaşantının gizli saklı sürdürülmesine yol açmıştır. Dolayısıyla cumhuriyet kendi elleriyle toplum ile devlet arasına set çekerek dindarlaşma eğiliminde olan insanların rejime yönelik hoşnutsuzluklarını ve mücadele arzularını diri tutmuştur. Bir olayın yarattığı travma çok derin olduğunda insanlar onu dile getirmekten dahi kaçınırlar ve unutmaya terkederler. Türkçe ezan gibi bazı uygulamalar Türkiye toplumunda öylesine derin bir travma oluşturmuştur ki o günleri yaşayan insanlar kendi çocuklarına dahi anlatmaktan imtina etmişlerdir. Dini gizli yaşamaya çalışmak da dindarlar için böylesine travmatik bir hadisedir. Bu durum süreç içinde devlete karşı bir güvensizlik oluşumuna zemin hazırlamış, dinî tedrisâtı ve dinî yaşamı geliştirme adına atılan bütün adımlar vatandaşın devleti mecbur ettiği adımlar olarak değerlendirilmiştir.

Bununla birlikte Cumhuriyet tarihinde din-devlet ilişkileri sadece dini yaşamak isteyen insanların bakış açılarıyla anlaşılamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü din adına en büyük kazanımlar da yine resmî makamlar eliyle sağlanmıştır. Din eğitim ve öğretimi için dönüm noktası hiç kuşkusuz imam-hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin açılmasıdır. Ayrıca diyanet teşkilatı belirli sınırlar içinde baştan beri faaliyetlerini güçlenerek sürdürmüştür. Bu bağlamda Cumhuriyet tarihi radikal bir biçimde dönüştürülen geleneksel formların parça parça geriye alınması süreci olarak okunabilir. Mesela imam-hatip okullarının açılması, Celaleddin Ökten açısından bakıldığında idealist bir hoca (Celal hoca), onun davasına saygı duyan ve bakanlığa yükselmiş bir öğrenci (Tevfik İleri) ve dindar bir başbakan (Adnan Menderes) karakterlerini barındıran dokunaklı bir hikâyedir. Aynı mesele devlet açısından incelendiğinde devletin vatandaşın talebini dikkate alarak dini tedrisat eksikliğinden kaynaklanan sorunların bizzat bakan ve başbakanın yakından takibiyle giderilmesi hikâyesidir. Benzer yaklaşımı başka değişim örneklerinde de görmek mümkündür.

Lakin resmi makamların dinî tedrisât eksikliğini telafi amaçlı uygulamalarının uzun zamana yayılması, dahası 1980 sonrasında çıkan başörtüsü sorunu ve 28 Şubat’ta imam-hatip liselerinin önünün kesilmesi gibi sorunlar hem dindar zümreleri ve devleti yoran hem de cemaat-devlet ikilemini derinleştiren vakalar olarak görünür. Yakın zamana kadar bu sorunların bir kısmının sürmesi hem geleneksel formların dönüşüme uğramasını hem de bizzat bu formları temellük eden bireysel ve toplumsal öznenin bir tür dönüşüme uğraşmasını intaç etmiştir. Kuşkusuz bu dönüşüm sürecinin aynı zamanda uluslararası bir yönünün de olduğunu dikkate almamız gerekir. Hatta uluslararası dengeler ve dolayısıyla dış politika dikkate alınmadan Türkiye’deki iç politika meseleleri hakkıyla anlaşılamamaktadır. Devlet açısından bakıldığında Batılılaşma hedefi ile toplumdan gelen milli ve dinî talepler arasındaki denge, küresel güçlerin talepleri ile tarihi mirasın yüklediği sorumluluklar arasındaki denge, nihayet bilim ve sanayide dışa bağımlılığın dayattığı çekingenlik ile yerelleşme çabasının muhtaç olduğu atılganlık arasındaki denge daima düşünülmesi gereken bir sorunsal olarak gündemdeki yerini korumuştur ve hala da korumaktadır. Cemaat ve tarikatler yahut genel olarak dindarlaşma hedefi olan zümreler açısından bakıldığında ise dini anlama çabasının doğurduğu yenileşme temayülleri ile gelenekten bütünüyle kopup iyiden iyiye köksüzleşme arasındaki denge, Müslüman dünyanın düşünen zihinlerinden tercüme edilen eserlerin oluşturduğu zihnî çevre ile Türkiye’nin kendine özgü şartlarının oluşturduğu temkinli dindarlık arasındaki denge, nihayet Batılı bilim ve kültürle yüzleşmenin doğurduğu kuşkuculuk ile İslam’ın teslimiyete dayalı metafizik kesinliği arasındaki denge daima düşünülmesi gereken bir sorunsal olagelmiştir. İşte çağdaş Türkiye’de cemaatlerin neşvünema bulması ve serpilmesi ile devletin dine ve dinî olan her şeye karşı refleksleri böylesi bir cenderede şekillenir.

Türkiye tarihini iç ve dış âmillerin katkısıyla meydana gelen bütün bu sorunların çözüm çabası olarak okumaya çalıştığımızda karşımıza birkaç önemli durak çıkar. Birincisi, 1930 ila 1950 arasındaki sıkı Batıcı politikaları esnetmeyi amaçlayan Menderes dönemidir. Bu dönemin birkaç bakımından ayrıcı vasıfları vardır. Toplumdaki yönetici elitler değişmiş, üretim artmış ve milli gelir yükselmiştir. İthalat serbest bırakılmış, dış borç alınarak özel sektöre imkân sağlanmış, imar faaliyetlerine başlanmış, karayolları ve barajlar yapılmış, ulaşımda tekerlekli sistem raylı sisteme tercih edilmiştir. Silahlı kuvvetler sağlanan dış yardım sayesinde eskisinden çok daha fazla güçlenmiştir. Cumhuriyetin kurucu figürü olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün konumu anayasayla güvence altına alınmıştır. Köy enstitüleri zayıflatılmış, eğitim kurumlarında niceliksel artış sağlanmıştır. İslam’ın en bariz sembollerinden biri olan ezan tekrar Arapça okutulmaya başlanmış, imam-hatip okulları açılmış, radyoda dinî yayınlar serbest bırakılmış, bilhassa kırsal kesimde uygulanmak üzere okul müfredatına din dersleri konulmuş, cemaat ve tarikatların bir kısmı Menderes hükümetini desteklemiştir. Aslında listeyi uzatmak mümkündür. Sayılan bu maddeler içinde buradaki konumuz açısından en dikkate değer olanı, son ikisidir ve aşağıda ele alınacağı üzere Türkiye’nin sonraki yıllarında derin etkiler husule getirecektir.  1960’a kadar devam eden bu dönem 60 ihtilali ve 70 muhtırası ile kesintiye uğramış görünür. Lakin kesintiye uğrayan gerçekte değişimin kendisinden ziyade Demokrat Parti iktidarıdır. İmam-hatip okulları, Menderes sonrasında da artarak devam etmiştir. Cemaat ve tarikatların siyasetle ilişkisi sonraki iktidarlar döneminde hem artmış hem de çok partili sistemin içeriğine bağlı olarak çeşitlenmiştir.  60 ihtilali ve 70 muhtırasının oldukça olumsuz bir sonucu Menderes döneminin öncesine uzanan bir imkânın heba edilmesidir: Üniversitelerin dış dünya ile bağlantısı yok denecek denli zayıflatılmıştır. Bunda Osmanlı bakiyesi âlim ve aydınların git gide tükenmesinin de tesiri olduğunu söylemek mümkündür. Zikredilen ihtilal ve muhtıra dönemleri bilhassa dinî meseleler söz konusu olduğunda siyasi iktidarların halktan gelen taleplerle bağlantılı olarak başlattığı değişim süreçlerinin askerî kanat tarafından devam ettirildiği dönemlerdir.

İkinci önemli durak ise 1980 ihtilalini izleyen Özal dönemidir. Özal dönemi Türkiye’nin liberal ekonomiyi benimsediği ve dış dünyaya açıldığı dönem olarak bilinir ve bir çok gelişmeye sahne olmuştur. Öncelikle faiz, döviz ve sermaye serbestisi ile ekonomi dış rekabete açılmıştır. Türkiye ileri teknolojiyle tanışmıştır. Her ne kadar devletin bir kısım müdahaleleri devam etse de serbest piyasa atılımı gerçekleşmiştir. Ekonomik liberalizme denk olmasa da Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılması ve Avrupa İnsan Haklarına Mahkemesine başvuru hakkının getirilmesi gibi siyasi liberalizm adına çok az da olsa dikkate değer gelişmeler olmuştur. Köyden kente taşınma artmış, yeni bir sermayedar sınıf oluşmuştur. Özal dönemi modernleşme sürecinde ciddi bir kırılmayı ifade eder: Modernleşme ideolojik ve politik düzeyde Avrupa’yla gerçekleştirilecek bir bütünleşme olarak değil, teknik ve ekonomik rasyonalizasyon olarak görülmeye başlamıştır. Bu bakış açısı Kemalizm’in devlet odaklı ve kültürel değişimi önceleyen modernleşme anlayışından da bir kopuştur (M. Zeki Duman, s. 308-309).

Bu dönemin bizim konumuz açısından en ayırıcı özelliği cemaatlerin ve dinî grupların yer altından yer üstüne çıkması, sivil toplum örgütleri olarak faaliyetlerini alenileştirme ve iktisadî kuruluşlar olarak holdingleşme sürecine girmesi ve din derslerinin “din kültürü ve ahlâk bilgisi” adı altında zorunlu ders haline getirilmesidir.  Yani dinî gruplar Özal döneminin liberal ekonomi anlayışından paylarına düşeni almışlar, sivil ekonominin bir parçası olmayı gerekli görmüşlerdir. 90’ların başlarından itibaren cemaatlerin ekonomik kalkınmanın müteşebbis bir parçası oluşunun meyve verdiği görülür. 2000’li yıllara kadar dinî grupların okullar, dershaneler, hastaneler, büyük marketler vb. ticari işletmeler kurduğu görülmektedir.

1980’den 28 Şubat’ın yaşandığı 90’ların ikinci yarısına kadar olan gelişmeler içinde üç önemli değişimi birlikte düşünmediğimiz sürece 2000’li yıllarda dinî grupların statüsünü anlamak mümkün değildir: Köylü nüfusun kente taşınması, ekonomik liberalizme karşı kültürel muhafazakarlığın herhangi bir teorik tartışma yapılmadan uygulamaya aktarılması, dinî grupların alenileşerek bu sürecin bir parçası olması. Bu üç unsur birbiriyle o denli ilişkilidir ki biri olmadan diğerinin etkisi tam olarak anlaşılamaz. Köylü nüfusun kente taşınması bir yandan ticari hareketlenmeyi sağlamış diğer yandan kültürel muhafazakâr politikaların en büyük desteği haline gelmiştir. İbn Haldûn’un tabiriyle bir nevi yeni asabiye oluşmaya başlamıştır. Yeni bir sermayedar sınıfın çıkışı da bu asabiyenin süreç içinde güçlenmesini sağlayacaktır. Ekonomik liberalizmle birlikte kültürel muhafazakârlığın tervici diğer gelişmelerle birleşince genel olarak Türkiye tarihinde ve dinî oluşumların tarihinde olmak üzere iki önemli sonuç doğurmuştur. Türkiye tarihi için önemli sonuçlarından biri ahlâkı oluşmayan bir iktisadî hayatın yaygınlık kazanmasıdır. Yeni dönemin değişim sürecinin hızı mevcut gelişmelere uygun bir ahlâk geliştirilmesini engellemiştir. Bu sebeple Özal dönemi rüşvet, yolsuzluk ve hayalî ihracatların yaygınlık kazandığı bir dönemdir. Bu ahlâkî bozulmadan nasibini almayan hiçbir kesim yoktur. Gelişen ekonomi ve siyasetin getirdiği ahlakî sorunlar bütün kesimleri içine alarak genişleme eğilimi gösterecektir.

Dinî yapılarla ilgili ikinci sonucu ise cemaatler ve tarikatların 80 öncesine kadar nispeten steril olan yapısının alenileşmeyle birlikte kamuya açılması ve cemaatlerin liberal ekonominin bir parçası haline gelmeleridir. Kısmen liberalleşen siyaset dinî oluşumların da yeni nesil muhafazakârlar grubunun bir parçası olmasına imkân vermiştir. Aslında cemaat ve tarikatlar DP iktidarından beri, Türkiye’de ekseriyetle kırsal kesimin desteklediği siyasi partileri destekleyegelmiş hatta zaman zaman bu destek parti ile cemaatler arasında pazarlık konusu olmuştur. Bu anlamda dinî cemaatlerin ana bloğun bir parçası olduklarını ve Özal döneminin de bu bakımdan bir istisna olduğunun söylenemeyeceğini belirtmek gerekir. Diğer deyişle cemaatler ve tarikatlar daha önce olduğu gibi bu dönemde de siyasi gelişmelere bigâne kalmamış, Özal döneminin liberal ekonomisine ayak uydurmuş ve kısmen liberalleşen siyaset içinde yer edinmeye çalışmıştır. Fakat 1980 ihtilalinden sonra yaygınlaşan başörtüsü sorunu AK Parti iktidarına kadar büyük bir sorun haline gelecek ve hem liberal ekonomiye gönüllü olarak eklemlenen dinî oluşumların iktidar karşıtı konumlarını canlı tutacak hem de cemaatlere başından beri hâkim olan devletçi tavrı devlet içinde yer edinme çabasına dönüştürecektir.

Üçüncü önemli durak, Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle başlayan ve on beş yılı aşan AK Parti iktidarıdır. Bu dönemin önceki iki dönemden ayrışan çok önemli bir takım yönleri vardır. Birincisi, Özal’ın cumhurbaşkanlığına geçişiyle başlayan ve ANASOL-D hükümetiyle zirveye taşınan bir tür fetret dönemini sona erdirmesidir. Bu bağlamda 1994-2000 arası Türkiye’nin Özal dönemindeki muhafazakâr kazanımlarını cemaatler-devlet ikilisinde görünenin aksine devlet aleyhine tersyüz eden bir zaman dilimidir. Cumhuriyetin elitleri, inanılmaz bir basiretsizlikle, hem köyden kente taşınan yeni muhafazakâr dalganın oluşturduğu asabiyeyi farkedemediler hem 1950’den beri bizzat devlet imkânlarıyla büyüyen eğitimli bir dindar bloğun gücünü küçümsediler. 28 Şubat yaşandığı yıllarda İmam-Hatip okullarında öğrenim gören öğrenci sayısı bütün orta öğretimdeki öğrenci sayısının %10’nuna tekabül ediyordu. Buna ilahiyat fakülteleri, Kuran kursları, herhangi bir cemaate mensup olup da değişik lise ve üniversitelerde eğitim görenler ile hiçbir cemaat veya tarikat bağlantısı olmayıp da dindar olan bireylerin sayısını eklediğimizde oranın daha ciddi bir rakama ulaşacağını tahmin etmek güç değildir. Başörtüsünü dindarlaşmanın sembolü olarak değerlendiren muktedirler hem Özal döneminin liberal demokrasi adına kazanımlarını heba ettiler hem ekonominin dibe vurmasına sebep oldular hem de İmam-Hatiplerin önünü kesme adına hala bir tülü düzeltilemeyen eğitim sorunlarına yol açtılar. Üstelik başörtüsü karşıtlığı bir tür küstahlık sınırına ulaşırcasına şehit annelerini başörtülü olduğu gerekçesiyle garnizonlara almama hatta bizzat dönemin başbakanının eşini GATA’ya sokmama sınırına vardırdılar. Bütün bunlar Cumhuriyetin en büyük kazanımı olarak değerlendirilen laiklik adına yapıldı. Fakat bu uygulamalar birincisi öteden beri devam eden ikincisi de yeni çıkan iki büyük soruna yol açtı. İlk sorun, dindar insanların devlet içinde yerleşmesinin cemaat ve tarikatlarda hatta genel olarak muhafazakâr kitlede oluşturduğu memnuniyetin yol açtığı ahlâkî tutarsızlıklardır. İkincisi sorun ise bütün bu uygulamaları gerçekleştiren muktedirlerle anlaşma yapan cemaat mensuplarının orantısız bir güç elde etme sürecini başlatmasıdır. Bu iki sorun yeterince anlaşılmadığı takdirde Fethullah Gülen hareketinin AK Parti iktidarı döneminde nasıl olup da bu denli güçlendiğini ve FETÖ’ye dönüştüğünü anlamak mümkün değildir.

Birinci sorunun kısaca izahı şöyledir: Laiklik adına dindar insanları veya en azından herhangi bir cemaat ve tarikata mensup insanları devlet kademelerinden “uzak tutma” yahut “kontrollü istihdam” siyaseti bir dereceye kadar mazur görülebilirdi. Bu dahi, kamu menfaatinin eşit paylaştırılması ve ehliyete göre istihdam ilkesine açıkça ters iken 90’lar sözü edilen kesimin devlet kademelerinden alenen “uzaklaştırılmasına” şahitlik etti. Bu siyasetin en tehlikeli sonucu bir takıyye ile devlet kademelerine yerleşmenin dindar insanlar gözünde meşru olmasa bile mazur hale gelmesidir. İlerde tatbik edilecek adalete olan inanç şimdideki haksızlıklara katlanma hastalığını doğurdu. Herhangi bir cemaatin devlet kademelerine adam yerleştirmesi, polis ve orduya “sızması” kesinlikle 90’lardan beri bilinmesine rağmen 28 Şubat’ın zulmü bunların tamamını mazur hale getirdi. Şimdilerde FETÖ itirafçısı olan şahısların Fethullah Gülen grubunun yaptığı haksızlıkları 17 Aralık’tan sonra öğrenmiş olması imkansızdır. Bunların tamamı sadece Gülen taraftarları değil, başka gruplar tarafından da bilinmesine rağmen çoğu kimse tarafından dile getirilmeyen ve müstakbel iyi günler hatırına hoşnutsuzluğuna katlanılacak durumlardı. Muhtemelen İslam tarihinden ilk kez bu denli ahlâkî bir yozlaşma bizzat dindar insanlar tarafından mazur görüldü. Bu sorunun cemaatlerde ortaya çıkardığı ahlâkî yozlaşma boyutudur. Bütün dönemlerde baskıya maruz kalan insanların bir kısmı bizzat baskı yapanlarla uzlaşır. 90’larda bu uzlaşıyı, devlet kademelerine “sızma” konusunda başka bir dinî grupla mukayese edilemeyecek derecede başarıyla gerçekleştiren Fethullah Gülen grubu yaptı. Aslında Cumhuriyet tarihi boyunca legal yolları alenen kullanan ve bunda oldukça başarılı sayılabilecek bir grup vardı: Çok genel olarak Gümüşhanevî dergahı (İskender Paşa). Mehmet Zahit Kotku’dan Esad Coşan’a ve Necmettin Erbakan’dan Recep Tayyib Erdoğan’a uzanan çizgi Gümüşhanevî dergahının bir başarısı olarak okunabilir. Bu hareket Cumhuriyet döneminde sadece bir cemaat olarak kalmayıp devlet içinde meşru bir yer edinen Ahmet Hamdi Akseki gibi âlimlerinin tavrına benzer şekilde demokrasinin imkanlarını kullanmayı tercih etmiştir. Erkaban ve Erdoğan hatta Özal esas itibariyle bu hareketin bir meyvesi olarak ortaya çıkmıştır. Kotku ve Coşan çizgisi, tarikatın asli işlevlerini sürdürürken Erbakan, Özal ve Erdoğan çizgisi Türkiye’de tarihin seyrini derinden etkilemiştir. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye’nin 80 ve 90’lardaki muktedirleri bir tür güç zehirlenmesiyle ülkenin gidişatını doğru okuyamadılar ve laikliğin duyarlılıklarına uygun bir hareket olarak gördükleri Gülen cemaatiyle işbirliği yaptılar. 28 Şubat döneminde pek çok kurumda cemaatin kadrolaşmasına müsaade ettiler. Şimdiler bu kadrolaşmanın cemaatin zamanında yerleştirdiği veya bir şekilde oralara sızan kadroların çabalarıyla olduğuna dair bir kanaat oluşmaya başladıysa da bu kadrolaşma legal yollarla ve elitlerin desteğiyle gerçekleşti.

Bu ittifakta Türkiye’nin bir yandan liberal ekonomi ve kısmen liberal siyasetle geçirdiği dönüşümün diğer yandan da dinî ilimlerin katettiği yolu doğru okuyamamanın verdiği körlüğün çok büyük etkisi vardır. Söz konusu körlük sadece Cumhuriyet değerlerinin savunucusu elitlerin değil, aynı zamanda Gülen hareketinin de düçar olduğu bir hastalık gibi görünmektedir. Elitler muhafazakâr asabiyenin ülkeyi dönüştürdüğünü ve resmi eğitim kurumlarında verilen orta ve yüksek düzeyli din eğitiminin etkisini kavramakta geciktiler. Cemaat mensupları ise muktedir olmanın resmi sınırlar içinde iktidarı ele geçirmekten ibaret olmadığını farkedemediler. Nihayet her iki taraf da demokrasinin gücünü ve İstanbul Belediye başkanlığından beri seçimleri kaybetmemiş bir lider adayını hafife aldı. Türkiye’de her ne kadar darbelerle çok defa kesintiye uğratılmışsa da demokratik bir düzen vardır. Hiçbir düzen veya oluşum, ne denli kusurlu olursa olsun -İbn Sînâcı bir perspektiften söyleyecek olursak- kendi mahiyetinin doğrudan gereklerini yerine getirmekten geri duramaz. Bu öylesine hayati bir noktadır ve öylesine ihmal edilemezdir ki küresel siyasette kurucu güçler bile olguyu ortadan kaldıramadığı sürece bir kısım gereklerinden kaçınamaz. Türkiye demokrasisi temel hak ve özgürlüklerde ağır aksak ilerlemesine rağmen seçimler söz konusu olduğunda halkın taleplerini asla görmezden gelmez. 15 Temmuz kalkışmasının ardından dış güçlerin tavırları bu durumu alenileştirmiştir.

Diğer yandan elitler ve özellikle de Fethullah Gülen, Tayyip Erdoğan’ın Türk siyasetinde günden güne kurucu bir figür haline geldiğini tam olarak kavrayamadı. Öyle anlaşılıyor ki cemaatin kadroları haklarını arama alışkanlığı kazanmış bir halkın ezici çoğunluğuna karşı olduğu takdirde resmi kadrolarda bulunmanın kurucu güç olamayacağını, sadece icrada etkin ve zaman zaman manipülasyonlar yapabilecek bir güç olduğunu ıskaladı. Dahası Fethullah Gülen İstanbul Belediye başkanı Tayyip Erdoğan imajından şahsi oyu yüzde ellinin üzerinde bir Tayyip Erdoğan imajına bir türlü intikal edemedi. Türkiye’de dinî cemaatler ekseriyetle milliyetçi dindarlığı küçümser ve ciddiye almaz. Küçümsemenin hem siyasi hem de dinî olarak ne denli ciddi bir hata olduğunu tartışmaya dahi gerek yoktur. Fethullah Gülen başından beri Erbakan ve hareketine karşı benzer bir tavır sergilemiş ve Tayyip Erdoğan’ı da bu hareketin bir uzantısı olarak değerlendirdiğinden herhangi bir tavır değişikliğini muhtemelen başaramamıştır. Yani gerek demokrasi alışkanlıklarının gerekse Tayyip Erdoğan’ın belediye ve parti başkanlığından kurucu bir lider seviyesine yükselmesi sürecinde Türkiye’nin geçirdiği dönüşüm Gülen hareketince doğru okunamamıştır.

Kuşkusuz bunda yukarıda zikredilen ikinci sorunun ciddî etkisi de vardır. Bilhassa 28 Şubat ve sonrasında Gülen cemaati hem bizzat postmodern darbeyi yapanlarca hem de bu darbenin maduru olanlarla ittifak yapma kabiliyeti sergiledi. 28 Şubat sürecindeki ittifakı diğer dinî gruplar iktidarın nimetlerinden mahrum edilmişken gerçekleştirdi. İşin ilginç yanı, her ne kadar diğer dinî gruplar bu ittifaktan hoşnut olmadıysa da müstakbel bir iyileşme adına kerhen sessiz kaldı ve dedikodu seviyesindeki eleştirilerden başka ciddi bir eleştiri yöneltmedi. “Kerhen sessiz kalma” ve “dedikodu eleştirileri” dinî gruplarda daha önce TGRT ve Samanyolu gibi dindar insanların bağış paralarıyla kurulan kanalların uzun süre “dinî” kimlikle kesinlikle bağdaşmayacak yayınlar yaparken de görülmüştü. Doğrusu, Gülen cemaatine baştan beri bir bütün olarak olumsuz yaklaşan bir topluluk gerçekte organize bir gruptan ziyade bütün cemaatlere dağılmış olarak vardı. Fakat bu topluluğun da mevzii hoşnutsuzlukları aşarak bütüncül bir eleştiri yaptığı yahut böylesi bir söylem ürettiği söylenemez.

Bu bağlamda İslamî geleneğin zaten ağır aksak yürüyen eleştiri geleneği, 95’ten sonra yozlaştırıldı. Bu sebeple Tayyip Erdoğan’ın iktidarı döneminde Gülen cemaati eski mevzilerini korumakla kalmadı, önceki ittifaklarını bu kez daha güçlü bir şekilde devletin bütün kademelerine taşıma imkânı buldu. Eski dönemdeki ürkek ve uzlaşmacı söylemini değiştirerek yeni dönemin duyarlılıklarına uygun bir söylem geliştirmeyi başardı. Bunda Erdoğan’ın iktidara gelişi ile muktedir oluş süreçlerinin birbirinden oldukça farklı oluşunun da etkisi vardır. Erdoğan iktidara geldiği 2002’den itibaren kademe kademe iktidar alanlarını ele geçirmek zorunda kaldı. İş dünyası, yargı, YÖK ve nihayet Ordu’nun desteğini almak yaklaşık on yılı aldı. Bu süreçte Gülen cemaati AK Parti iktidarıyla işbirliği yaptı. Bu işbirliğinin karakterinin önceki bütün dönemlerden farklı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Önceki iktidarlar döneminde cemaatin ittifakı dönemin iktidarının desteğini almak tarzında iken AK Parti döneminde cemaat iktidarın ortağı haline gelmiştir. Çünkü adı geçen bütün alanlarda cemaat mensupları hem kurumları ele geçirme hem icracı güç olma vasfını kazanmışlardır. Her ikisi de devlet gücünü kullanmaya imkân vermiş ve bizzat iktidarı manipüle etmeyi başarmışlardır. Bu süreç cemaatin ürkeklikten gözüpekliğe, çekingenlikten atılganlığa, yorumculuktan tespit ve yönlendirmeye terfi ettiği döneme tekabül eder. Daha önceki dönemlerde uluslararası bağlantılara yapılan yatırımların meyvelerinin devşirilmesi ve uluslararası camiada Türkiye’nin meşru temsilcileri konumuna yükselmeleri de yine bu dönemde aynı yollarla olgunlaşmıştır. Nihayet 2008’lerden itibaren yavaş yavaş dillendirilmeye başlanan cemaat-Erdoğan çatışması 17 Aralık vakasıyla tamamen cepheleşmeye varmıştır. Böylece Gülen hareketi iktidar ortaklığından düşmanlığına ve cemaatten teröristliğe evrilmiş ve nihayet 15 Temmuz Darbe kalkışmasıyla en azından Türkiye’de var olmasını muhale irca etmiştir. 

Geldiğimiz noktada temel soru Gülen hareketinin nasıl olup da bu noktaya geldiğidir. Fakat bu soru oldukça mücmeldir ve kendi içinde pek çok soru barındırır. İçerdiği soruların tamamını cevaplamak için de henüz oldukça erkendir ve sürecin bizim için malum olmayan yönleri olduğundan daha az görünmemektedir. Bu bağlamda meselenin şimdilik açığa çıkmış yönlerini dikkate aldığımızda birkaç hususa dikkat çekilebilir.

Birincisi: Kanaatimce bir cemaatin geldiği noktadan bahsettiğimize göre her şeyden önce sorulması gereken temel soru kadrolaşma sürecinde başkalarının haksız yere elenmesi, soruların çalınması, iftira ve kumpas kampanyalarının düzenlemesi, siyasilerin özel hayatlarının kasetlere alınması gibi dinen haram olduğu açık şeyleri bir cemaatin nasıl yapabildiğidir. Her cemaat ve cemiyet içinde sayılan fiillere tevessül eden kişiler bulunabilir fakat bu fiillerin bir cemaat tarafından organize olarak işlenmesi kolay izah edilebilir bir durum değildir. Böylesi fiillerin bir cemaat tarafından organize olarak yapılabilmesi için cemaatte güçlü bir merkezi yönetimin olması, amaç – araç uyumunun söz konusu fiilleri meşru kılacak şekilde yeniden yorumlanması ve cemaat üyeleri ile lideri arasında ilkesiz bir teslimiyet bulunması gerekir. Gülen hareketi merkezi yönetimi güçlendirmek için hem İslam geleneğinde yaygın bir şekilde inanılan mehdi figürünü kullandı hem de tasavvuf geleneğindeki şeyh-mürit arasındaki hususi ve mahrem ilişkiyi siyasallaştırdı. Tasavvufta müridin süluku için önemli olan rüyalar cemaat tarafından yapılan uygulamaları meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanıldı. Bilhassa Hz. Peygamber’in hayatının bu amaçlara hizmet edecek şekilde yorumlandığı görülmektedir. Bütün bu taktikler, cemaat bağlılarının ilkesiz teslimiyetini temin etmiştir. Nitekim cemaat asıl itibariyle sadece Fethullah Gülen’in görüşleri, kitapları ve vaazları üzerine kurulan bir fikrî propaganda yürütegelmiştir. Bir liderin görüşleri etrafında organize olan hareketler, “yüceltilmiş insan” anlayışı açısından sözlü gelenekleri andırırlar. Fakat bu sorun sadece Gülen hareketinin değil, çeşitli dinî grupların da sorunudur. Bir cemaat İslam geleneğinin kitabî bir gelenek olduğunu ilke olarak benimsemediği takdirde bu sorun daima şu veya bu şekilde nükseder. İslam’ın kitabî bir gelenek olduğunu kavramanın en bariz göstergesi ise bir cemaatin müntesiplerinin kendi kurucu metinlerinden İslam geleneğinin ana metinlerine yönelmesi ve süreç içinde bir gelenek yorumu üretmesidir. Oysa bu yöneliş ve gelenek yorumu sadece Gülen hareketinde değil bütün olarak Nurcu gelenekte hatta cemaatlerin çoğunda henüz görülmedi. Genel olarak cemaatlerdeki İslam geleneğine yönelik yüksek düzeyde ilginin asıl sebebi ilahiyat tahsilidir. Ama Gülen hareketi bu tahsilin bile sonuçlarını kontrol etmeyi başardı ve müntesiplerinin İslam geleneğinde derinleşmesini engelledi. Dikkat edilirse polis, asker ve bürokrasideki FETÖ mensuplarının başarısından söz edildiği duyulur ama akademide böylesi bir sitayişle karşılaşılmaz.

İkincisi: Böylesi bir hareketin yaptığı uygulamaları sadece kendi müntesiplerine değil, diğer benzer yapılanmalara anlatması ve dinî gelenek içinde bir yorumunu bulması gerektiği açıktır. Öyle anlaşılıyor ki hareket İslamî çevrelerin ertelenmiş adalet duygusunu ve kamusal alanda rencide edilmesini kendi lehine kullanmayı başardı. Çünkü daha önce belirtildiği gibi bilhassa kadrolaşma ve adam yerleştirmeler daha önce bilinmesine rağmen ciddi bir rahatsızlık konusu olmamıştır. Bu durum AK Parti iktidarı döneminde cemaatin iktidar ortağı gibi davranıp kendilerine mensup olmayanları kamu menfaatinden sadece hukuksuz olarak değil, aynı zamanda pervasız ve umarsızca mahrum etmesiyle rahatsızlıklar dile getirilmeye başlandı. Fakat bu aşamaya gelinceye dek hareketin tam anlamıyla kadrolaştığı en azından kamuoyu açısından darbe kalkışması ertesinde yapılan ifşalarla tam olarak anlaşıldı. Yani 90’ların ahlâkî yozlaşması iktidarın şehvetiyle birleşince öngörülmesi kolaylıkla mümkün olmayan sonuçlara yol açtı.

Üçüncüsü: Hareketin özellikle 90’lı yıllarda Demirel, Çiller, Ecevit ve Mesut Yılmaz gibi liderlerin desteğini aldığı bilinmektedir. Bu açıdan Gülen hareketi devlet ile cemaatler arasındaki işbirliği tecrübesine eklemlenmiş görünmektedir. Bu kadarı diğer cemaat ve tarikatlar için de geçerlidir. Zira cemaat ve tarikatlar rejime karşı muteriz ve eleştirel tavırlarını genel olarak sürdürseler bile çok azı hariç devletçi bir anlayışa sahiptir. Bu anlamda İslamî hareket devletçilik ile rejim karşıtlığı ikilemini daima barındırmıştır. Gülen hareketinin farklılığı Türkiye’deki kamu menfaatinin dağıtımındaki adaletsizliği bütünüyle kendi lehine kullanabilmiş olmasındadır. Buna bir de hareketin istihbarat gücü ve yurt dışı bağlantıları eklenince devlet üzerinde âmir, iç ve dış kamuoyunu yönlendirme kapasitesine sahip bir güce dönüşmüştür. Cemaatçilikten teröristliğe uzanan süreçte Gülen hareketinin devlet ricaliyle ilişkisi hem yurt içinde hem yurt dışında tam bir başarı öyküsüdür. Gerçi yurt dışı başarısı, çoğu kez doğrudan devlet desteğiyle olmuştur lakin doğrudan veya dolaylı devlet desteklerini almak da başarı hanesine yazılmalıdır. Devlet desteği boyutu Türkiye’deki kamu menfaatinin paylaşılmasındaki adaletsizlikle birleşince Gülen hareketi 28 Şubattan itibaren orantısız bir güç haline gelmiştir. Çünkü neredeyse bütün kurumlarda ehliyet şartlarının ihlal edildiği bir kadrolaşma gerçekleştirilmiştir. Bu kadrolaşma AK Parti döneminde zirveye taşınmıştır. Öyle ki yeni açılan kimi kurumlar neredeyse blok halinde cemaate devredilmiş ve adam kayırmacılıkta hukuksuzluk zirveye ulaşmıştır. Türkiye’de öteden beri hemşericilik ve adam kayırmacılık vardır fakat bunun bir cemaat hiyerarşisi içinde yapılması kurumların hiyerarşik yapısını da zedelemiştir. Zira cemaat, tarikat veya örgüt hiyerarşisi tamamıyla kendi içindeki kıdem ve kabiliyetlere göre oluştuğundan başka kurumlarla örtüşmez. Cemaatte hiyerarşik olarak daha ileri bulunan bir kimsenin mesela orduda astsubay rütbesinde; cemaatte daha aşağı konumdaki bir kimseninse orduda albay rütbesinde olması pekala mümkündür. Dahası, cemaatte ileri düzeyde bulunan ama hayatını kumaş ticareti, market işletmeciliği veya pastanecilikle kazanan bir kimse devlet kurumlarından hiçbirine mensup olmadığı halde diğer müntesiplere nispetle âmir konumunu haizdir. Böylesi durumların ordu, polis vb. hassas devlet kurumlarında ne gibi tahribata yol açacağını tahmin etmek güç değildir. Aslına bakılırsa böylesi durumlar bütün sivil oluşumlarda görülebilir ve çoğunlukla da ciddi bir tehlike içermez fakat Gülen hareketinin devlet kurumlarında geniş çaplı kadrolaşıp belirli bir hedef doğrultusunda organize bir güç haline gelmesi meseleyi tehlike sınırının ötesine taşımıştır.

Tehlikeyi bu denli büyüten unsurlardan biri de cemaatten örgüte evrilen hareket mensuplarının taşıdıkları unvanların legal olmasıdır. Bilhassa darbe kalkışması sonrasında polis ve ordu gibi güvenliği sağlamakla yükümlü kurumların saygınlığını korumak amacıyla kalkışmada yer alan veya bir şekilde destek verenlerin polis ve asker olarak adlandırılmaması gerektiği yönünde yoğun bir söylem geliştirildi. Aynı şekilde hareketin dinî bir cemaat olması sebebiyle kamuoyunda din algısının tahrip edilmemesi için sadece Fethullahçı Terör Örgütü ifadesinin kısaltması olarak FETÖ olarak adlandırılması amacıyla yoğun bir çaba gösterildi. Hatta kalkışmadan kısa süre sonra konuyla ilgili toplantı yapan Diyanet İşleri Başkanlığınca Fethullan Gülen’in ilk okul mezunu cahil bir insan olduğunu vurgulu bir şekilde ifade edildi. Bu türlü çabalar hedefleri açısından mazur görülebilirse de meseleyi anlamanın önünde ciddi bir engel oluşturur. Zira doğrudan örgüt mensubu olsun veya başka maksatlarla iştirak etmiş olsunlar, darbe kalkışması içinde yer alanlar kamuflaj çalmadığına göre asker ve polistir. Türk tarihinde güvenliği sağmakla muvazzaf ordunun böylesi kalkışmalara girişmesi bir ilk değildir. Osmanlı döneminde Yeniçeri Ocağının kaldırılması birkaç yıl süren oldukça elim bir hadisedir. Yine Adaleti Savunanlar Derneği ile Eylül Emeklileri Derneği’nin saptamalarına göre 1960 darbesinde 235 general ve 4171 subay görevden uzaklaştırıldı. 1963’te Talat Aydemir ve Fethi Gürcan önderliğindeki başarısız darbe girişiminin ardından yaklaşık 200 subay ve 1459 Harp Okulu öğrencisi görevden uzaklaştırıldı. 12 Mart 1971 darbesinde 600 dolayında subay bizzat meslektaşlarınca işkenceden geçirilerek re’sen emekli edildi. 12 Eylül 1980 darbesinde 397 subay, 176 astsubay ve 447 askeri öğrenci ordudan atıldı. 28 Şubat 1997 darbesinde ise yıllara yayılarak 900’den fazla subay ve astsubay ordudan atıldı.[1] Benzer vakalar başka ülkelerde de yaşanmıştır. Japonya’da modernleşmeye direnen otuz bin kişilik samuraylar ordusu bütünüyle yok edilmiştir.

Kuşkusuz Temmuz 2016 kalkışmasının diğerlerinden farklı iki yönü vardır. Birincisi, kalkışmanın uluslararası güçlerle yapılan bir ittifak, dolayısıyla da hıyanet içinde gerçekleştirildiği kanaatidir. Bilhassa Almanya, Avusturya ve Amerika’nın tavırları bu kuşkuları destekler kanaatindedir. Zira kalkışmanın başarısızlığından duyulan hayal kırıklığını gizlemeyen bir siyaset izledikleri söylenebilir. Yine de darbe kalkışmasının dış bağlantıları henüz tam olarak belirginleşmemiştir ve uluslararası ilişkilerin hassasiyeti nedeniyle yakın zamanda da belirginleşmesi pek muhtemel görünmemektedir. İkincisi ise darbecilerin Meclis, Milli İstihbarat ve Özel Harekat gibi resmi kurumları bombalamaları ve doğrudan silahsız halkı hedef almalarıdır. Bu durumun darbecileri ordu ve emniyet teşkilatlarına sızmış mankurtlara dönüştürdüğünde kuşku yoktur. Fakat gerekçesi her ne olursa olsun darbeye iştirakten tutuklananların neredeyse tamamı muvazzaftır ve adı geçen kurumlarda uzun yıllar istihdam edilmiştir. Dolayısıyla bunların polis veya asker olmadığını söylemek sadece sorunun derinlemesine kavranmasına engel olur. Gülen hareketinin Nurculuk fraksiyonlardan biri olduğunu söylemeye dahi gerek yoktur. Hareketin bir cemaat olmadığını söylemek sadece cemaatlerin sorunlarını örtmek olur. Benzer sorun Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıklaması için de geçerlidir. Fethullah Gülen ilkokul mezunu cahil bir insan değildir. Kelam, tasavvuf ve felsefeden çok geniş bir kaynağa atıf yapabilen, olağanüstü bir siyer bilgisine sahip ve cumhuriyet döneminde yetişmiş en etkili vaizlerden biridir. Gülen’in kabiliyetlerini küçümsemek müntesiplerinin ondan uzaklaşmasını değil, sadece tespiti yapan kurumların etkisizleşmesine sebep olur.

Bütün bu adlandırma sorunları yanlış isimlerin doğru anlamlara delalet etmeyeceğini dikkate alarak tashih edilmesi gerekir. Dahası, cemaat adlandırmasından kaçınmak ve Fethullah Gülen’in ilmi birikimini önemsizleştirmek hareketin İslam mirasıyla ilişkisini de yanlış kurmak demektir. Nitekim darbe kalkışması sonrasında tasavvuftaki rical-i gayb anlayışına, İbnü’l-Arabî düşüncesine, mehdilik inancına yönelik eleştiriler, meselenin bağlamının yanlış değerlendirildiğini göstermektedir. İbnü’l-Arabî düşüncesi İslam geleneğinin son büyük metafizik öğretisidir ve tamamıyla metafizik bir bağlama yerleştirildiğinde doğru anlaşılabilir. Mehdilik inancı tasavvuf geleneğinin bir sorunu değildir, tam tersine bütün olarak İslam geleneğinin bir sorunudur ve İslam inancının temel ilkeleri bağlamında değerlendirildiğinde ister kabul ister reddedilsin doğru anlaşılabilir. Gavs ve kutub gibi rical-i gayb inancı ise her ne kadar konuyla ilgili hadisler nedeniyle kısmen bütün İslam geleneğini ilgilendiren bir mesele olsa da münhasıran tasavvufî bir bağlama yerleştirildiğinde doğru anlaşılabilir.

İslam tarihi daha genel bağlama yerleştirilebilecek mehdilik inancından kaynaklanan isyanlara sahne olmuştur fakat rical-i gayb inancından kaynaklanan isyanlara tanık olmamıştır. İbnü’l-Arabî düşüncesinin ise siyasallaştırıldığını bilmiyoruz. Dolayısıyla Gülen hareketinin dinî bir cemaat olması sorunu yanlış görmemize sebep olmamalıdır. Dinî bir cemaatin uluslararası güçlerle de işbirliği yaparak elim bir darbe teşebbüsünde bulunması öncelikle dinî bir mesele değil, siyasî bir meseledir. Sorun bir yönüyle Cumhuriyet rejiminin bir türlü rayına oturtamadığı devlet-cemaat ilişkilerinin çarpıklığından kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sorunu sanki Cumhuriyet rejimi dinî bir rejimmiş gibi İslam dininin hayat tarzı haline gelmesinin bir sonucu olarak değil, laik rejimin dinî hayata müdahalesinin muvazenesizliğinin bir sonucu olarak görmek daha isabetlidir. Mesele bir rejim sorunu olarak kavranmadığı sürece de tam olarak anlaşılamaz. Diğer yönüyle sorun, cemaatlerin cumhuriyetin başından beri kendilerine belirledikleri ufkun darlığı ve İslam düşünce geleneğiyle sahih bir ilişki kurmamalarından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda hem genel olarak cemaatlerin hem de münhasıran Nurcu hareketlerin sorunları vardır.

Genel bağlamda değerlendirildiğinde; 1930 ve 1950 arasında dinî tedrisatın orta ve yükseköğretim düzeyinde kesintiye uğraması cemaatlerin hedeflerini sahih bir itikada sahip olan ve asgari dinî pratikleri yerine getiren bir Müslüman tipiyle sınırlamasına yol açmıştır. İmam-hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin yaygınlaşmasına rağmen cemaatler 90’lı yılların sonlarına kadar gayelerinde ciddi bir revizyona gidememişlerdir. Hatta bazı cemaatlerin tarihi bir geriye gidiş örneği dahi sergiler. Mesela Gümüşhanevî dergahı 1970 ve 80’li yıllarda bir aydınlar ocağı haline gelmiştir ve tarikat mensuplarının çıkardığı İslam Dergisi o tarihlerde yüz bin civarında bir tiraja sahiptir. Fakat 80’lerin sonlarına doğru Necmettin Erbakan ve Esad Coşan arasındaki görüş ayrılığı, harekette bölünmeye ve irtifa kaybına yol açmıştır. Hareketin siyasi kanadı başarılı olduysa da kültür ve düşünce atılımları eski canlılığını ve iddiasını yitirmiştir. Süleymancılık, başından beri resmi öğretim kurumlarındaki dinî tedrisata açıkça cephe almış, mesaisini Kuran öğretimine yoğunlaştırmış ve hiçbir zaman bir düşünce geleneği inşa etmeye meyletmemiştir. Aslına bakılırsa bu hareket içinde Türkiye’de Kuran kıraatini yönlendirecek büyük icracılar da yetişmemiştir. Nurculuğun çeşitli fraksiyonları da İslam geleneğiyle üst düzeyde irtibat kurabilecek bir düşüne ekolüne dönüşmemiştir. Bunda Said Nursi’nin, risalelerin bir Müslümanın din anlayışını inşa etmek için yeterli olduğu iddiasının çok ciddi etkisi olduğu açıktır. Gerçekten de Risale-i Nurlar çok çeşitli meselelerle örülü olmasına rağmen okuyanını herhangi bir düşünüre yönlendirmekte oldukça temkinlidir hatta, belki Said Nursi’nin şartları gereği, böylesi bir yönelişi engellemeye matuf pek çok ifadeyi barındırır. Cemaatler içinde daha radikal duruşa sahip olanlar ise özellikle Arap dünyasından tercüme edilen selefi metinlerin etkisini yansıtırlar ve genel olarak İslam düşünce geleneğine karşı eleştirel bir duruş sergilerler. Fakat bu eleştirel duruş 90’lı yıllara kadar biraz da tedrisat eksikliği ve kaynaklara ulaşma sorunları nedeniyle ciddi bir kaynak değerlendirmesine dayanmaz, daha ziyade modern dönemde bilhassa kelam ve tasavvuf geleneklerine yöneltilen eleştirilerin bir uzantısı görünümündedir. Türkiye’de cemaatlerin fıkıh, hadis ve tefsir gibi dinî ilimlerin temel metinlerine yönelik okuma, çeviri ve telif faaliyetleri hiç kuşkusuz son on beş yılda önceki yıllarda mukayese kabul etmez bir şekilde niceliksel artış göstermiştir. Fakat kelam, tasavvuf ve felsefe gelenekleriyle üst düzey bir irtibatın zemini hala ilahiyat fakülteleridir ve bu irtibat yaygınlaşmadığı sürece cemaatlerin düşünce geleneğine evrilebilecek bir tavır geliştirmeleri de oldukça güçtür. Aynı sorunlar Fethullah Gülen hareketi için de geçerlidir. Fakat bu hareketin diğerlerinden bir farkı vardır: Gülen, müntesiplerinin İslam geleneğiyle irtibat zafiyetini ve bizzat kendisinin sahip olduğu birikimi anlaşıldığı kadarıyla birey olarak kendisini de aşan siyasi bir projeye payanda haline getirmiştir.